Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına
Gider” romanının değerlendirme yazısını yazarken şöyle bir ifade kullanmıştım;
“Bir zamanlar babasının otoritesi altında kalmış her erkek çocuk, babasının
yaşlanma dönemi sürecinde bu akışı yaşar. O dağ gibi babanın giderek
çocuklaşması ve gün gün erimesi iç yakıcı bir süreçtir. Bu süreci az ya da çok
kendisinin de yaşayacağını bilen erkek çocuk açısından bu durum aynı zamanda
bir gözdağıdır.”
John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanını okuduğumda da
benzer şeyler geçti aklımdan. Yine babasından başka bir memlekette yaşayan bir
yazar, yine hayatının son demlerini yaşayan ve eski konforlu, şaşalı günlerinin
hayalini kurarak, alışkanlıklarını terk etmekte direnen bir baba figürü var
karşımızda. Ama elbette hikâye kurguları, dilleri, işleyişleri çok farklı iki
eser. Ama ölüme yaklaşan baba ve o tükenişi hüzünle seyretmek zorunda kalan orta
yaşlı oğul figürü sabit.
John Fante’yi bir arkadaşımın ısrarlı önerisi ile okuma
listeme ekledim. “Bukowski seviyorsan, bunu da okumalısın” demişti. İşin garip
tarafı şu ki, ben Charles Bukowski’nin “Ekmek Arası” romanını okumuş ve çok
fazla keyif almamıştım. “Kaybedenler” edebiyatı pek bana göre değildi
zannedersem. Ama yine de John Fante ismi ve Bukowski’nin “John Fante benim
Tanrımdı” sözü merakımı celbetti. Üzerinde çok fazla araştırma yapmadan “Üzümün
Kardeşliği” romanını temin ettim.
John Fante, Amerika’da İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu ve
“Üzümün Kardeşliği” de bu arka plan üzerine kurulmuş. Taş Ustası İtalyan
göçmeni bir babanın oğlu olan yazar Henry’nin, babası ile annesinin boşanacağı
haberi üzerine yaşadıkları kasabaya gelişi ve babasının, yapacağı son bir taş
işçiliği için ondan yardım istemesi üzerine ilerliyor hikâye. Ama elbette,
Henry’nin çocukluğundan itibaren babasıyla yaşadığı tüm çekişmeler, geçmişe
dönük olarak işleniyor.
John Fante’yi özel kılan, gerçekten İtalyan göçmeni bir
ailenin çocuğu olması ve kendi hayat çizgisi üzerinden romanlarını
kurgulamasından çok, romanlarındaki çekincesiz, filtresiz, hayatın tüm pisliklerine
temas eden dili ve anlatımı.
Diyalogların tamamı insanın midesini kaldıracak kadar gerçek ve
insanların tüm kusurları cam gibi ortada.
Kitabın ana çizgisi baba ve oğul hikâyesi gözükse de, arka
planda kitaba derinlik katan unsurlar oldukça fazla. İtalyan göçmenlerin
Amerika’da kendi yaşam tarzlarını koruma gayreti, İtalyan göçmenlere göre daha
yerli sayılan diğer Amerikalıların İtalyanlara gösterdiği tepki, bunun yazar
Henry’nin evliliğine yansıyışı, göçmen ailelerin ikinci kuşağının savruluşu gibi
etkileri hikayelerin detayında görmek mümkün.
Kitabı okudukça ve benzerliklerin üzerinde
durdukça, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanı ile John Fante’nin
“Üzümün Kardeşliği” romanındaki anne karakterlerinin benzerliği de gözüme
çarpmaya başladı.. Ailenin en silik, etkisiz elemanı gibi görünürken, aslında
tüm aileyi bir arada tutan yapıştırıcı olduğunu fark ediyorsunuz hikayenin
sonuna doğru. Anne ve baba ilişkisindeki, erkek kadın pozisyonlarına
bakıldığında da büyük benzerlikler var. Erkek hep başını alıp giden, geceyi
nerede geçirdiği bilinmeyen roldeyken, kadın evin her şart ve koşuldaki sabit
elemanı pozisyonunda. Kadınların dindarlığı ve batıllığı ise başka bir konu. Bu
benzerliğin bana şunu düşündürdüğünü söyleyebilirim. Eğer dinler icat edildi
iseler, onu icad eden kesinlikle kadınlardı. Erkekler sonradan dinin siyasal
etkilerini fark edip sahiplendiler. Ama ilk günden beri kadınların dinin
siyasal gücü ile ilişkileri olmadı. Onlar dinlerinin en saf inanıcıları
pozisyonunda oldular hep.
Değerlendirmemin başından beridir, “Üzümün Kardeşliği”
romanının, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar yasına Gider” romanını ile
karşılaştırmamın yanlış bir anlamaya vesile olmasını istemem. Konu ve pozisyonlar
oldukça evrensel. Yaşamının sonuna gelmiş bir baba ve onun orta yaşlı oğlu
ilişkisi de, geleneksel ailelerdeki baba ve anne rolleri dünyanın her yerinde
kolaylıkla rastlanabilecek ilişki ve pozisyonlar. Hele ki Akdenizlilik üzerine
ortak noktaları olan İtalyan ve Türk ailelerinde bu benzerliğe rastlamak garip
değil.
Yazar Henry’nin Dostoyevski’ye olan hayranlığı, romandaki sahneleri
süsleyen İtalyan yemekleri, yetmişlerin ortasındaki babanın hala devam eden
çapkınlık maceraları, hemen hemen her sahnede kendine yer bulan şarap şişeleri
ve özellikle yaşlı insanların sohbetleri romanı oldukça keyifli kılıyor. Ortak
noktaları şarap olan yaşlı insanları tanımlamak adına romanın adının “Üzümün Kardeşliği”
olarak seçilmesi de gayet yerinde bir tercih olmuş.
Kitabı okumadan önce, John Fante hakkında yaptığım kısa
incelemede, en rağbet gören eserinin “Toza Sor” olduğunu öğrendim. Hatta
Bukowski’nin Fante’yi keşfettiği kitabı da oymuş. Gözlem gücü yüksek ve
gerçekle bağları bu kadar sıkı olan bir yazarın baş eserini okumamak eksiklik
olacak açıkçası. Bu nedenle 2018’de yeni bir John Fante eseri beni bekliyor
anlaşılan.
Son olarak Bukowski ve Fante arasında bir karşılaştırma
yapacak olursam şunu söyleyebilirim; Eğer Fante, romanında babayı başkarakter
ve anlatıcı olarak seçseydi, onun tarzının da Bukowski’yle benzer olduğunu
söyleyebilirdim. O zaman tam bir “kaybeden” romanı olurdu. Ama Fante’nin
başkarakteri ve anlatıcısı oğul yazar, her ne kadar zaman zaman babasının
sapkınlığına kayış gösterse de, kesinlikle daha dengeli ve dünya ile bağlarını
korumaya özen gösteriyor. Bu anlamıyla bu esere bir “kaybeden edebiyatı” demek
zor. Bukowski’nin bu kitabı okurken gözünün ve yüreğinin taş ustası babadan
yana olduğuna ise kuşkum yok.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder