21 Şubat 2018 Çarşamba

Kıyıdan Uzakta, Bir Kadının Haz Dünyasında



Bir Ege kıyısında, ölüm bekleyen yaşlıların dizinin dibinden geçmişe yazılan uzun bir mektup bizi kıyıdan uzağa götürüyor. Kocasından genç bir eşin haz dünyasında gezdiriyor. Hem de oldukça düzgün, doğrucu, adaletli, dürüst, akıllı, mantıklı bir kocanın.

Uzun hikâye sınıfına girebilecek “Kıyıdan Uzakta”, Mehmet Eroğlu’nun son eseri. Yıllar önce Mehmet Eroğlu’nun ilk kitabı olan “Issızlığın Ortasında” romanını okumuştum. Tahminen 20 yıl öncesine denk gelen bu okumadan zihnime çok fazla bir şey kalmamış. Ama bu elbette sırf bu kitaba has bir durum değil. Zihnimde 4-5 yıl önce okuduğum kitaplardan bile yeterince iz kalmıyor. İz kalmadığını söylemek haksızlık olabilir. Zihin kendisine veri olarak giren şeyleri bir şekilde işliyor ve kendi önem sırasına göre depoluyor. Büyük olasılıkla ben şimdilik o depoya ulaşamıyorum. Ya da bilinçli halimle değil, bilinç dışı hallerimle o depoya ulaşıyorum. Örneğin uykumda rüyalarım ya da kabuslarımla.

Ancak şu var ki, oldukça uzun bir zaman önce okuduğum “Issızlığın Ortasında”, bana Mehmet Eroğlu’nun diğer eserlerini okuma hususunda bir heves kazandırmadı. Bu nedenle bu yazarımızla yolum oldukça uzun bir süre sonra kesişti. Sebebi de, okuma grubumdaki bir arkadaşımın bu kitabı önermesi oldu.

“Kıyıdan Uzakta” için, özet itibari ile bir aldatma hikâyesi diyebiliriz. Ama oldukça sıradışı ve çarpıcı bir aldatma olduğunu söylemekle yetinmek istiyorum. Akademisyen bir koca, eski bir eş, eski eşten olma bir kız çocuğu, ana karakter olan kadın ve onun yaşlı, ölümü bekleyen annesinden ibaret karakter toplamı mevcut hikâyede. Bu karakter toplamından bir aldatma hikayesi çıkarmanın zorluğuna dikkat çekmek isterim sadece.

Mehmet Eroğlu, büyük kavramları ve derin cümleleri seven bir yazar. Okurken cümlelerin altını çizmeyi seven bir okur olarak, eğer kendimi sınırlamasaydım, kitabının üçte ikisinin altını çizmek zorunda kalabilirdim.  Oysa son yıllardaki okumalarımda, özellikle kurgu eserlerde, daha basit, düz ifadeli eserlerden keyif aldığımı fark ettim. Özellikle Ishiguro eserlerinde bunu iyiden iyiye hissettim. Oysa Mehmet Eroğlu’nun her bir cümlesi elmas gibi işlenmiş cümleler, her birisi ışıl ışıl parıldıyor. Ama kurgu bir miktar bu büyük parıltının altında biraz eziliyor.

Elbette eserin aslen mektup formatında yazılan bir eser olduğunu düşündüğümüzde, ana karakterin bu anlatıları kaleme alırken, tüm cümleleri süzüp kaleme alması muhtemeldir ve cümlelerin bu şekilde derin olması kabul edilebilir. 

“Kıyıdan Uzakta”, bir evliliğin tıkandığı noktaları, kadının gözünden görmemizi de sağlıyor. Bunda eşlerden erkek olanın yaş olarak daha büyük bir etkisinin olduğunu söylemek mümkün olsa da, bu çatlaklara her evlilikte, özellikle modern yaşama uyum sağlamış evliliklerde rastlamak mümkün. Ama hikâyeyi farklı kılan, evlilikte başlayan çatlağın oldukça çarpıcı sonuçlara yol açması.

2018 yılında yayınlanan “Kıyıdan Uzakta”, deneyimli bir yazar olan Mehmet Eroğlu’nun son eseri olduğu kadar, Türk edebiyatını son dönem gelişimini de gösteren bir eser. İletişim Yayınları’nın başarılı kapak çalışması eseri okurlara sunmuş. Kaliteli kitap okurlarının kitaplıklarında bulunmayı hakediyor. 

17 Şubat 2018 Cumartesi

Kürk Mantolu Madonna neden çok satılıyor?



Bir kitapsever ve düzenli kitap okuru olarak, Türk edebiyat tarihinin en çok satılan ve tahminen en çok okunan kitabını bu kadar geç okumam ilginç gelecektir. “Kürk Mantolu Madonna”yı, 21. Yüzyıl Türkçesi ile ifade edeceksek, Türk Edebiyatının fenomeni olarak tarif edebiliriz. Herkes tarafından beğeniliyor, hayranlık uyandırıyor ve oldukça meşhur. Hayatta oldukça nadir olan bir şey, “Kürk Mantolu Madonna”da kesişiyor; Bir şeyin moda olması ile içerikli olması.

“Kürk Mantolu Madonna”yı kitap okuma grubum olan Kitap Ağacı’nda, Şubat ayı kitabı olarak seçilmesinden dolayı okudum. Neden daha önce okumadım sorusunun cevabı ise yok. Bazı kitaplar vardır. Hayatta iki kere okumanız gerekir. İlki lise ya da üniversite yıllarında, ardından kitap okumanızı olgunlaştırdığınız yaş döneminde 40’lı ya da 50’li yaşlarda. Ben “Kürk Mantolu Madonna”yı ilk okuma döneminde kaçırdım, ancak ikinci dönemine yetişebildim. İkinci okuma dönemim ise kitabın moda olduğu döneme denk geldi.

Geçenlerde “Kürk Mantolu Madonna”nın baskı sayılarına ilişkin bir veri ile karşılaştım. Kitap 1983’den itibaren Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanıyor. Daha önceki satış rakamlarını da, 1998’e kadar olan rakamları da bilemiyorum. Ama 1998-99-2000 yıllarında toplam 5.000 baskı civarında yapıyor. 2005 yılına gelindiğinde baskı sayısı yıllık 5.000’lere ulaşıyor. Bu yıldan itibaren ise baskı sayısı inanılmaz bir artış gösteriyor ve nerdeyse her yıl iki kat artarak ilerliyor. 2015 yılında baskı sayısı 350.00’e ulaşıyor. 1998’den 2016’ya kadar baskı sayısı 1.200.000’e ulaşıyor. 

Bu durum, hem Sabahattin Ali hem de Kürk Mantolu Madonna adına sevindirici bir durum. Ama edebiyat dünyasının insanları bir yandan da merak ediyor, “Kürk Mantolu Madonna”ya olan ilginin sebebi nedir? Hem de yayınlandıktan neredeyse 60 yıl sonra başlayan bu ilginin. Kitabın Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “100 Temel Eser” listesine alınması muhakkak bu gelişmede bir etken ama aynı listedeki diğer kitapların bu kadar satıldığı ya da okunduğuna dair bir veri yok. Diğer yandan sosyal medyada “Kürk Mantolu Madonna” kitabının fotoğrafını paylaşmak da büyük bir modaya dönüştü. Yani meselenin eğitim sürecinin parçası olmak dışında da dinamikleri var. Ben, “Kürk Mantolu Madonna”nın kitap okuma macerasına başlayan, başlamak isteyen veya kitap okuma sürecinde bir eşik atlamaya çalışan okurlar için, o eşiğin ya da ilk başlangıç adımının adına dönüştüğünü düşünüyorum. Eğer böyle ise bu durum Türk edebiyatı adına bir şans demektir. Çünkü hem Sabahattin Ali, hem de “Kürk Mantolu Madonna” kitap okurluğuna başlangıç adına değerli bir kavşak noktası.

“Kürk Mantolu Madonna” benim Sabahattin Ali’nin okuduğum ikinci kitabı oldu. İlk olarak “İçimizdeki Şeytan” isimli romanını okumuştum. “İçimizdeki Şeytan”, “Kürk Mantolu Madonna”’dan üç yıl önce yazılmış ve konusu gerek ülke gerek Sabahattin Ali adına daha içeri dönük bir roman. Sabahattin Ali’nin siyasi kavgalarının izini taşıyordu. “Kürk Mantolu Madonna”nın girişinde yine Sabahattin Ali’ye rastlamak mümkün. Romana giriş yapan ve Raif Efendinin hikâyesini anlatan karakter, işsizliği, beş parasızlığı, yazı ve şiire olan merakı ile Sabahattin Ali ile özdeşleşiyor. Hikâyenin ikinci bölümüne sahne olan Berlin şehri de, Sabahattin Ali’nin yaşamından bir kesiti yansıtıyor.

Romanın temel meselesi, insanın fiziksel görünümün altında gizli olan derinliği. En sıradan insanın bile, beklentinin dışında bir sırlar taşıyabildiğini, Raif Efendi üzerinden ispatlamaya çalışan bir eser. Romanın giriş sürecinde son derece pasif, sıradan, silik ve etkisiz bir karakter olan Raif Efendi’nin bir romana mesele olabilecek düzeyde yaşadığı aşk, hayatının oldukça kısa bir süresini kapsıyor. Ama o kısa süre, koca bir hayata bedel oluyor. Her ne kadar, o kısa süreli aşktan sonra Raif Efendi tekrar içine kapalı bir yaşama geri dönse ve hayatını o şekilde geçirecek olsa da. 

Romanın en ilgi çekici yanının karakterleri olduğunu düşünüyorum. Raif Efendi, 1920’li yılların başında Anadolu’dan Almanya’ya gidebilecek en ilginç karakterlerden birisi. Ne günümüzde Almanların gözünde oluşan ortalama Türk karakterine, ne de Türklerin kendine yakıştırdığı herhangi bir karaktere denk düşüyor. Aslen bir Çek olan Maria Puder ise, aynı dönemde rastlanması son derece güç bir kadın karakter. Neredeyse Almanlar için bile feminizmin ilk temsilcisi sayılabilir. Erkeklere, özellikle erkek hegemonyasına dair fikirleri, bugün bizim coğrafyamız için oldukça radikal sayılabilir. Maria Puder’in baskın kadın karakterine karşı Raif Efendi, Maria Puder’in “sizde biraz kadınlık var” diyebileceği düzeyde bir karakter sergiliyor.

Kitabın diğer en farklı özelliği ise dili. İnanılmaz bir nezaket barındırıyor. Özellikle de diyaloglarda. 1950 -60’larının Yeşilçam filmlerinin repliklerini andırıyor ama düzey olarak daha üst düzey bir nezaket içeriyor. İki karakter beraber geçirdikleri gecenin sabahında bile birbirlerine “siz” diye hitap ediyorlar. 1940’ların başında yazılmış bir roman için, anlaşılma düzeyi çok yüksek. Bugün kullanmadığımız kelimeler dipnot olarak romana eklenmiş. Ama o kelimelerin bugün lügatımızdan eksilmesi gerçekten üzüntü verici. Ben özellikle “hülasa” kelimesinin, dilimizden yitip gitmesine oldukça üzüldüm.

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” romanını okuyunca, uzun zamandır kitap okuyarak inşa ettiğim bir köprünün kilit taşını yerine yerleştirmişim hissine kapıldım. Artık o köprünün üzerinden daha geniş bir edebiyat coğrafyasına yol alabilirim gibi geliyor bana. Bu köprünün en kilit noktasında Sabahattin Ali’nin olması, onun çileli yaşamına duyulan bir saygıya da karşılık geliyor.

4 Şubat 2018 Pazar

Beton Kent, Uyku Sersemi Kentli


20. yüzyıl şehirlerin yüzyılıydı. Tüm dünyada insanlar yığınlar halinde kırsaldan şehirlere aktı. Bu yığılma karşısında şehirler, büyüdü, şişti ve kocamanlaştı. Bu durumda dünyada şehirler ikiye ayrıldı; Bu büyümeyi organize edebilen ve kent kimliklerini koruyup güçlendiren şehirler ile bu büyümeyi organize edemeyen, kimliklerini yitiren şehirler. Ülkemizdeki şehirler ne yazık ki bu konuda oldukça başarısız oldu. Bu hususta başı İstanbul çekti.

Hakan Bıçakcı’nın son romanı “Uyku Sersemi”nin başkarakteri her ne kadar Kahraman Kara gibi gözükse de, asıl başat ve gizli karakter İstanbul. Çünkü “Uyku Sersemi”  kentsoylu bir roman. Her bir kelimesinden, satırından, paragrafından ve sayfasından kentlilik akıyor. Ama sayfalardan akan şey aynı zamanda, kentin, bu kitap özelinde İstanbul’un kaybolan kimliği. Her bir sayfada yitip giden, yok olan kent kimliğini takip ediyoruz.

Kahraman Kara, lise yıllarından beri, hayatında temas ettiği her şeyi listeleme alışkanlığına sahip bir karakter. Filmleri, müzikleri konularına göre listelediği gibi, yaşadığı şehre karakter veren uğrak noktalarını da listeliyor. Ve romanın başında, görüştüğü bir yayınevi, bu listeyi bir şehir rehberi kitabına dönüştürmeyi kabul ediyor. Bu kitapta, şehrin en önemli ama beraberinde belli bir ruhu da barındıran kitapçıların, lokantaların, sinemaların, tiyatro salonlarının, tarihi pastanelerin, kendine has meyhanelerin, esnaf lokantalarının, plakçıların, antikacıların, müze ve galerilerin yer alması planlanıyor. Ancak bu yerler için bazı kriterler de var. Örneğin sinemalar AVM içinde yer almayacak, tüm yerler belirli bir tarihi birikimi, bir hikayeyi bünyesinde barındıracak.

Kitap ve beraberinde getirdiği sorunlar, yayınevinin projeyi kabul etmesinden sonra başlıyor. Çünkü kitapta olması planlanan yerlerin ya kapandığı ya da kapanmaya hazırlandığı ortaya çıkmaya başlıyor. Şehir rehberine girmesi planlanan, kitapçılar parfümericiye, pastaneler bijutericiye, kafeler butiğe dönüşüyor. Tüm bu gelişmelere, ana karakterin yaşadığı ortamlardaki kentsel dönüşüm çalışmaları, yıkılan eski binalar, inşa edilen yeni binalar kısacası büyük bir beton yığını eşlik ediyor. Romanın sonunda kitap projesi de ters yüz edilip, farklı bir formata bürünüyor.

Hakan Bıçakcı'nın yumuşak ve naif bir tarzı var. Eserlerinde aksiyon, koşturma ve hız yok. Her şey oldukça yavaş ilerliyor. Sakin bir anlatımı var. Ama bu sakinlik koca bir devinimi, kentsel çalkantıları, alt üst oluşları gayet iyi aktarıyor. Yazar, İstanbul'un kaybolan kimliğini, geçmişini, hafızasını kaybetmesini, ana karakter Kahraman Kara’nın günlük yaşamı ile de özdeşleştiriyor. Kahraman Kara, kendi yaşamında da yüzünün ve sesinin yavaş yavaş değiştiğini ve başka bir karaktere dönüştüğünü gözlemliyor ve bu dönüşüm onu tüm aile ve dostluk ilişkilerinden koparıyor.

Bir insanın yüzü ve sesi, onun kimliği adına son derece belirleyici unsurlar. Yüzünüz ve sesiniz değiştiğinde ne kadar aynı siz olabilirsiniz? Yüzü değişen bir insan için, çevresindeki kişilerin ona aynı kişi gibi davranmaya devam etmesi oldukça zor olabilir. Kahraman Kara için de bu durum geçerli olmaya başlıyor. Bu noktada, romanda insan yüzü ile kentin yüzü arasında kurulan paralelliği gözlemliyoruz. Kentin yüzünü oluşturan meydanların, yolların, dükkânların, işletmelerin, binaların hızla değişmesi de, kentin karakterinde benzer bir değişim yaşatıyor. Oysa her şehir büyür ve değişir. Ancak özellikle tarihi şehirler, ona karakter veren tarihi merkezlerini olabildiği müddetçe korumaya, hatta gerekirse yüzyılların izini ön plana çıkamaya çalışırlar. Oysa İstanbul başta olmak üzere, Türkiye’nin tüm şehirlerinde hızlı bir kimlik yitimi mevcut ve beton kentin her yerini istila ediyor. Hem de bunu, özellikle muhafazakar olduğunu iddia eden bir iktidarın yönetiminde gerçekleştiriyor. Bu da özellikle üzerinde durulması gereken bir durum.

 Hakan Bıçakcı'nın çok yalın bir dili var. Kelimeleri zorlamıyor ama basit kelimelerden ince bir mizah üretebiliyor. Yaşamı giderek hızlanan ama hızlandıkça yıpranan, değerlerini yitiren şehirleri, "yavaş roman" tarzı ile gayet güzel aktarmış. "Uyku Sersemi" uyku getiren sakin hali ile insana iyi gelen bir roman. Kedi Berna, temizlikçi Serap, sevgili Elif, Alzheimer babaanne o kadar sıcak ve naif karakterler ki, romanın hiçbir sayfasında eksik olmasını istemiyorsunuz. Tüm bu karakterlerle, Kahraman Kara’nın diyalogları oldukça keyifli. Örneğin Elif’in vejetaryenliği üzerine Kahraman’ın ona Hitler’in de vejetaryen olduğunu söylemesi gibi.  Diyaloga sevimliliği veren esas nokta ise Elif’in cevabı; “Yuh, iki köfte yemek için amma kastın”

Kitabı bir müzik ve film kitabı olarak da değerlendirmek mümkün. Kitap boyunca Kahraman’ın zihninde oluşan, konularına göre müzik ve film listelerini takip ediyoruz. Açıkçası ben bu listelerden bazılarını kendi listeme ekledim. Hatta bazı şarkıları kitap eşliğinde dinledim.

Hakan Bıçakcı 40 yaşında bir yazar ve bugüne kadar yedi romanı ve üç öykü kitabı yayınlanmış. Kitap sayısı verimli olduğunu göstermekle birlikte, kitapların tarzı ve derinliği kendi tarzını geliştirebildiğini ispatlıyor. Külliyatı daha dikkatli takip edilmesi gereken bir yazar olmaya doğru ilerliyor.


Nefretin Zehri

Tüm dünyanın size karşı olduğu ve sizden nefret ettiği kabulü ile kurulan bir devletten ne hayır gelir? Amos Oz’un “Pusudaki Panter” roman...