Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in
romanı “Yüzbaşı’nın Kızı”, okuma grubum olan Kitap Ağacı tarafından ayın kitabı
olarak seçildiğinde ilk işim kitap siparişi işine girişmek oldu. Ancak
internette araştırmaya girişince bir gariplikle karşılaştım. Kitap, benim
tespit edebildiğim ya da İdefix’de varolduğu kadarı ile Türkiye’de 16 farklı
yayınevi tarafından basılmıştı. Daha da garibi, kitaplar arasında ciddi sayfa
farklılıkları hissediliyordu. Örneğin Yapı Kredi yayınlarının baskısında 126
sayfa olan kitap, Antik Kitap’ta 192 sayfa,
Oda yayınlarında 176 sayfa, İletişim yayınlarında 198 sayfa, Alfa yayınlarında
215 sayfa, İş Bankası yayınlarında 545 sayfa gözüküyordu. Kısa bir araştırma
ile İş Bankası Yayınlarından çıkan kitabın, toplu eserleri, dolayısı ile diğer hikâyelerini
de kapsaması nedeniyle fazla sayfa sayısına sahip olduğunu anladım. Diğer
yayınevleri arasındaki sayfa farklılığının ise baskı formatı ve çevirmenden
kaynaklı olabileceğini düşündüm.
Bu çeşitlilik içinde kitabı
güvenli bir limandan temin etmenin daha doğru olacağına karar vererek, Yapı
Kredi yayınlarından Sabahattin Ali ile Erol Güney’in ortak çevirili nüshasını
edindim. İş Bankası yayınlarının nüshasının çevirisi ise Ataol Behramoğlu’na
ait ve bu seçenek de oldukça cazip. Sabahattin Ali’nin ortak yürüttüğü bu
çevirinin ilk basımı 1944 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından (Büyük
olasılıkla Hasan Ali Yücel döneminde) yapılmış.
“Yüzbaşının Kızı”, Rus
edebiyatının ilk modern roman örneklerinden birisi. Puşkin, 19. Yüzyıl öncesi
klasik Rus Edebiyatına, 19. Yüzyılda modern ve batılı bir form kazandıran ilk
isim olarak kabul ediliyor. Bu formu hem şiirde, hem öykülerde hem de
romanlarda geliştiriyor. En ünlü romanı ise “Yüzbaşının Kızı”. Puşkin, hemen
hemen her verimli ve yaratıcı yazar gibi, siyaseten muhalif bir kimliğe sahip.
Soylu bir aileden gelen ve eğitimli bir aydın olarak (liseyi bitirdiği yıl
1817, vefat yılı 1836), döneminin Çarlık Rusya’sına muhalif bir karakter oldu.
Bu da sürgünler, gözetimler ve sansürlerle dolu bir yaşam geçirmesine neden
oldu. “Yüzbaşının Kızı” Kafkaslara sürgüne gönderildiği zamanın zihninde
bıraktığı tortuların ve Rus tarihinde isyanlara yönelik tarihi araştırmalarının
etkisi ile ortaya çıkan bir eser olmuştur büyük olasılıkla.
Romanda hikâyenin konusu, Rusya’da
18. Yüzyılda, neredeyse 50 yıl sürmüş bir köylü ayaklanmasının, Pugaçev
Ayaklanması olarak bilinen 2 yıllık kısmını içermektedir. Gerçekten yaşanmış bir
isyanın içinde geçen bir aşk hikâyesini anlatır. Puşkin bu isyanla ilgili bir
roman yazmaya karar verdiğinde, 1833 yılında isyanın geçtiği Orenburg, Kazan ve
diğer köy ve kasabalarda aylarca belge toplamış ve olayların tanıkları ile
görüşmüş. Kitabın yayınlanma tarihi ise 1836. Yazar aynı yıl, eşine yönelik
iddialar üzerine bir düelloya girişiyor ve yaralanarak vefat ediyor.
Romanın içeriğine dönecek
olursak, bir soylu çocuğunun, orduya katılması ve sorunlu bir sınır karakolunda
görevlendirilmesi ile başlayan hikaye, soylu gencin kale komutanının kızına
aşık olması, bu arada isyancıların kaleyi ve bölgedeki bir çok alanı ele
geçirmesi ile hızlanıyor. Soylu genç ve yüzbaşının kızı, ilginç tesadüfler
sonucu rütbelilerin katlinden kurtulur ve isyanın sonuçlanmasına kadar birçok
badire atlatırlar.
Benim okuduğum baskıda romana ek
bazı bölümler mevcut. Dipnotlarda, ek verilen bölümün, Puşkin’in sansürden
çekinerek çıkardığı kısımlar olduğunun tahmin edildiği belirtilmiş. Puşkin’in
sansürden çekindiği kısım ise, bir köylü ve aslen Kazak isyanı olarak görülen
kalkışmanın içinde Rus köylülerinin de olduğuna dair bazı ifadeler. Büyük
olasılıkla Rus Çarlığı, isyanı sadece bir etnisite ve inanç isyanını olarak
algılanmasını sağlayıp, çarlığın ana gövdesi olan toplumsal kesimleri yanında
tutma çabası içerisinde. Oysa isyanın içinde Rus köylülerinin de olması,
Çarlığın meşruluğu açısından önemli bir tehdit. Bu sebepten dolayı, Çarlık
sansür komitesi, bunu ima eden herhangi bir habere ya da esere izin vermiyor
olsa gerek ve Puşkin bu çekinceden dolayı, kitabın ilk baskısında bu bölüme yer
vermiyor ancak eskizleri arasında bu bölüme rastlanıyor.
Roman, 18. Yüzyıl Rusya kırsalı
açısından önemli bir panorama sergiliyor. Kasabalar, köyler, kaleler, kalenin
iç yaşamı, inançlar, etnisiteler, kültürler açısından ilginç tespitler yapmak
mümkün.
Kitaba eşlik eden en önemli
özellik çevirinin kendisi. Sabahattin Ali ve Erol Güney kitabı 1940’ların
Türkçesi ile çevirmişler ve bu kitaba daha da bir tarihi roman havası katmış.
İçinde bugün oldukça az kullanılan kelimeleri gördükçe, dilimizin
zenginleştiğine mi yoksa fakirleştiğine mi karar vermekte zorlandım. Oysa bir
edebiyatın zenginliği, kullanılan kelime ve ifade çeşitliliği ile artış
gösterir. Bu özellik, kısa sayılabilecek romana keyifli bir derinlik katmış.
Kitabın sonunda kendi kendime,
1836 tarihinde önce yazılmış herhangi bir edebi eser okuyup okumadığımı sordum.
Biraz düşününce 1859 yazımı “İki Şehrin Hikayesi” ve 1813 yazımı “Aşk ve Gurur
(Önyargı)” okuduğumu fark ettim. Büyük olasılıkla, “Yüzbaşının Kızı”, okuduğum
en eski ikinci kitap oldu. Sıra galiba yavaş yavaş 1600’lü yılların eseri Don
Kişot’a geliyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder