30 Ocak 2018 Salı

Hikayenin Azı Dişleri; Dişlerimin Hikayesi



Bir ürünün bedelini neyin belirlediği, insanın ekonomik bir varlığa dönüştüğü ilk dönemden beri ekonomistlerin zihinlerini kurcalayan bir soru. İnsanın, basit ekonomik sistemi kuran canlıdan, daha karmaşık bir süreci ifade eden sanatı ekonomiye dönüştüren bir canlıya dönüştüğü süreçte bu soru daha da kördüğüme dönüştü. Günümüzde özellikle sanat eserleri konu edilince fiyatı neyin belirlediği sorusu, neredeyse matematik ve ekonomi biliminin dışına çıkmaya başlıyor. 

Meksikalı yazar Valeria Luiselli’nin romanı “Dişlerimin Hikâyesi” yukarıdaki soruya yanıt vermeye çalışan bir roman. Romanın “Sonsöz” bölümüne bakacak olursak, kitabın çıkış amacı bir roman yazmaktan çok bir sergi kataloğu hazırlamak. Ancak yazar Valeria Luiselli, katalog çalışmasını öyle bir hale getirmiş ki, mesele katalog hazırlamanın da, roman yazmanı da ötesine geçmiş. 

Meksiko’nın dışında metruk bir bölge olan Ecatepec’de kurulu bir sanat merkezi olan Galeria Jumex’de sergilenecek olan “Avcı ve Fabrika” isimli koleksiyon, bölgede yer alan bir meyve suyu fabrikası tarafından maddi olarak desteklenmektedir. Serginin küratörleri yazardan bir sergi kataloğu hazırlamasını siterler. Yazar Valeria Luiselli, sergi için hazırlanacak kataloğun, 19. Yüzyılın ortalarından itibaren yaygınlaşan “tütün fabrikası okutmanlığı” yöntemi ile geliştirilmesini önerir. Bu öneriye göre, yazar her hafta bir fasikülü meyve suyu fabrikasına gönderir ve işçiler çalıştığı süre içinde bir okutman tarafından yazılanlar işçilere okunur. Her haftanın sonunda, işçilerin yazılanlar hakkındaki görüş ve önerileri yazara dönüş yapar. Böylece roman, karşılıklı etkileşim ortamında gelişir. Ancak yazar ve işçiler birbirlerini görmez. 

Tüm bu süreçte yazar, işçilerin en çok merak ettikleri şeyin, bir sanat eserinin fiyatının nasıl belirlendiği olduğunu fark ediyor. İşçilerin, kendi ürettikleri meyve sularının fiyatı için piyasada standart bir değer ölçüsü var iken, bir sergide ya da müzayedede sergilenen herhangi bir ürünün fiyatı için rakamları neyin belirlediğini anlamlandıramadıkları oldukça açık. Bu soruyu az çok hepimiz soruyoruzdur. Yazar Valeria Luiselli, romanı ile bu soruya, her eşyanın üretim bedeli dışında, sahip olduğu hikâye bedelinin de devreye girdiğini anlatan bir roman kaleme almış. 

Bazı kitapların üretim sürecinin hikâyesi, içerdiği hikâye ile baş edecek düzeyde olabiliyor. Açıkçası “Dişlerimin Hikâyesi” bu tip romanlardan. Latin Amerika edebiyatının tüm lezzetlerini bir arada toplamayı başaran yazarı Valeria Luiselli, romanında müzayedeci Gustavo Sanchez Sanchez’in ve onun dişlerinin hikayesini etkileyici bir şekilde anlatmış. Neden dişlerinin hikayesi diyecek olursanız, lakabı otoban müzayedecinin meslek hayatının en büyük hikayesi bir çok diş yanında kendi dişlerini de sattığı bir müzayede gerçekleştirmiş olması. 

Romanda her bir hikâye bütünü, başka bir hikâye bütününü içine gizlenmiş durumda. Çünkü kitabın başında Gustavo Sanchez Sanchez kendi hikâyesini anlatır ve onun müzayedecilik hikâyelerini hayran hayran dinlerken, kitabın arka bölümlerinde, aynı karakterin hikayelerini kaleme alan hikaye karakteri Voragine, ana karakterin tüm hikayesini başka bir düzlemden aktarıyor. İki hikâye arasındaki farkı ise şu sözlerle açıklıyor; “Bana hikâyesini aktarmaya başladığında bir yandan yazıyor, bir yandan da teybe kaydediyordum – onun kompülsif bir yalancı olduğunu düşündüm. Fakat zamanla, hele de kayıtları dinledikten sonra, hikâyelerinin yalan olmadığını, sadece gerçeği gölgede bıraktığını fark ettim.”

“Gerçeği gölgede bırakan hikâyeler” belki de Latin Amerikan Edebiyatını en iyi tarif eden ifadelerden birisi. Belki hikâye size uçuk kaçık, gerçeklerden kopuk gibi gelebiliyor ama hikâyenin gölgesine baktığınızda gerçeği görüyorsunuz. Hikâye de sadece gerçeğin farklı bir biçim almış hali olarak algılanıyor ve o biçim, yani hikâye hayatın kendisinden daha renkli oluyor. Sanki eti çiğ yemekle, onu lezzetli bir yemeğin parçasına dönüştürmek gibi bir şey. 

Romanda yazar Valeria Luiselli, kendisini de hikâyenin bir parçasına dönüştürmüş. Tıpkı bir rüyasının içinde başka bir rüya, o rüyanın içinde de başka bir rüya görmüş gibi hissediyorsunuz kitabın sonunda. Ve en sonunda kendinize şunu soruyorsunuz; “hangi hikâye gerçeğe daha yakın?” Kitap, yazarın “Sonsöz” kısmı ile bitmiyor. Bu bölümden sonra, bu kez kitabı yayınlayan yayınevinde çalıştığını iddia eden bir stajyerin kitapta verilen tüm bilgiler için derlediği bir “Doğru mu, Yanlış mı?” bölümü var. Bu bölüm, yazarın “Sonsöz”ünün de hikayenin bir parçası olabileceğini size hissettiriyor. Çünkü stajyer tüm bölümler gibi, o bölümde verilen bilgilerin de doğruluğunu ya da yanlışlığını teyit eden bilgiler veriyor. Bu bölümde romanda aktarılan her bir hikâyenin derinliğini daha fazla hissediyorsunuz. Örneğin John Lennon’ın dişlerinin 2011 yılında 31.200 dolara satıldığını, Montaigne’nin çiğ beslenmeyi tercih ettiğini, Wirginia Woolf’ün dişçisinin, depresyonunun sebebinin diş köklerindeki bir iltihap olduğunu iddia ederek üç dişini çektiğinin doğruluğunu öğrenmiş oluyorsunuz. Ama en sonunda bunlar da hikâyenin bir parçası mıdır acaba diye şüpheye düşmekten de kurtulamıyorsunuz. 

Romanda, Latin Amerika kültürünün yer, şahıs isimleri zaman zaman okuma zorluğu yaşatsa da, hikâyelerdeki renklilik, derinlik okuru mest ediyor. Bir diplomat kızı olan yazar, kendi ülkesinin kültürel derinliği kadar dünya edebiyatına hâkim olmasını da sergilediği bu ikinci roman, edebiyatseverlere keyifli bir okuma vaat ediyor.

23 Ocak 2018 Salı

Geçmişten geleceğe; 22:04

Barış Bıçakçı’nın “Sinek Isırıklarının Müellifi” kitabını yorumlarken, her yazarın, yazar olma ya da kitap yayınlama süreçlerine dair bazı kabuslu dönemler geçirdiklerini ve yazar olduktan sonra ayrıca bu konuyu işleyen roman yazma modasının giderek yükseldiğini dile getirmiştim.

Ben Lerner’in “22:04” isimli romanı da benzer bir kabusun romanı sayılabilir. Ancak bir fark var ki, Ben Lerner’in kahramanı, ilk kitabını yayınlamış bir yazar. Hatta yayınladığı ilk kitabı belli bir ilgi görmüş, ikinci kitabı için de yayınevinden belli bir avans almış, ancak roman boyunca kitap yazımı bir türlü ilerlemiyor. Bu yönüyle kitabın konusunu, Joel Dicker’ın 2012 yılının çok satanlarından (bestseller) olan “Harry Q. Davası’nın Ardındaki Gerçek” kitabına benzettiğimi söyleyebilirim . O kitapta da ana karakter olan yazar Marcus Goldman, oldukça ilgi gören ilk kitabının ardından, ikinci kitabı için önemli bir avans alır ama bir şekilde ikinci kitap ilerlemez. Yazarların “Beyaz Sayfa Sendromu” olarak adlandırdığı kasılma, takılma ve üretememe hali, iki kitabın da başlangıç noktasını oluşturuyor. Her iki kitabın yazı süreci tıkanan yazarı da, bu tıkanıklığı aşmak için bir yazı seyahatine girişiyorlar. “Harry Q. Davası’nın Ardındaki Gerçek” romanındaki karakter New Hampshire şehrinin Aurora kasabasına giderken, “22:04”ün baş karakteri Teksas’ta bir sanat kasabası olarak inşa edilmiş Marfa’ya gidiyor.

Ancak bu başlangıç noktasının ötesinde iki kitabın yolu tamamen ayrıştığı gibi, Ben Lerner’in “22:04”ünün kendisine daha özel, edebi, akademik bir yol çizdiği kesin. En azından çok satan kitap olma kaygısı taşımayan bir rotayı kendisine belirlemiş.

“22:04”de, romanın ana karakteri ile yazar Ben Lerner’in ne kadar iç içe geçtiği meçhul. Daha ötesi, romanın ana karakterinin yazdığı romanın karakteri, her üç kişiyi tek bir potada birleştirmiş olabilir. Romanın ana karakterinin ismine kitapta rastlamıyoruz ama hikayenin anlatıcısı o. Hikaye oldukça kopuk parçalarla başlıyor. Ana karakterin bir bağ dokusu hastalığı olan marfan sendromuna yakalandığına dair teşhis sahnesi ile başlayan hikaye, romanda tıp dünyası ile içli dışlı olacağımızın bir işareti gibi. Romanın diğer kopuk parçalarını, ana karakterin, sevgili ilişkisi yaşamadıkları bir dostunun çocuk doğurma isteği için donör olmayı kabul etmesi, Meksikalı çocukların yoğun olduğu bir ilkokulda öğrencilere gönüllü destek çalışmaları yürütmesi, sevgilisi olan bir ressam bayanın pert tablo galerisi için yardımcı olması oluşturuyor. Kitapta bu kopuk parçalar düzenli bölüm ayrımları ile ilerlemiyor.

Yazar romanda geçmişinden kopup gelen ilginç anları, hikayeye çarpıcı bir şekilde eklemliyor. Bunların arasında en dikkat çekici olan, 1986 yılında Challenger uzay mekiğinin kalkışa geçtiği esnada patlaması ve yedi mürettebatının  ölmesi. O uçuşu farklı kılan, mürettebatta ilk kez sivil bir personel olan öğretmen Christa McAuliffe’nin yer almasıydı. Kitaptaki karakterin anlattıklarından öğreneceğimiz üzere, uçuş programı, Amerikan toplumu üzerinde büyük bir heyecan yaratmış ve o dönemde okullarda öğrencilerin, öğretmen olan mürettebata mektup yazmaları istenmiş. Ama Ben Lerner, romanda bu heyecanı, kitapta yer alan diğer hususlar gibi tek yönlü ele almamış. Uçuş öncesi yaşanan heyecanın, uçuş esnasında yaşanan felaket sonrasında günlük yaşamın sıradanlığı içinde nasıl kaybolup gittiğini aktarıyor. Hatta o felaketin esprilere dönüşen kaba yüzünü bile ifşa ediyor.

Kitabın en ilginç sahnelerinden birisi ise, yine yazar olan ana karakterin bir kooperatif bünyesinde gönüllü olarak katıldığı mesailerin birisinde, başka bir mesai arkadaşı ile yaptığı sohbet. Mesai arkadaşının kendisini,  babası tarafından Lübnan kökenli bir Arap olduğunu düşünürken, annesinin yakın bir zamanda gerçek babasının tutucu bir Yahudi olduğunu söylemesi ile yaşadığı travma insanı, yaşam, köken, kimlik meseleleri üzerine düşünmeye itiyor. Amerika’da, özellikle New York’ta ortak üretim ilişkileri kurmayı ve tüketimi ortaklaştırmayı hedefleyen kooperatiflerin olması ise, kapitalizmin göbeğinde ortaya çıkan delikleri görmemizi sağlıyor bir yandan.

Kitapta tüm bu sahnelere iki kez, New York’ta beklenen kasırga felaketleri eşlik ediyor. Sırf bu sebeple olmamakla birlikte, kitabın bir New York romanı olduğunu söylemek de mümkün. Cadde, sokak isimleri, karakteristik binalar ve özellikle Manattan ve Brooklyn Köprüleri hikayenin sahnelerine fon oluşturuyor.

Ben Lerner’in romanının kolay okunabilir, akışkan bir kitap olduğunu söylemek mümkün değil. Zaman zaman akademik bir dile evriliyor. Hatta Amerikan edebiyat tarihinin derinliklerinden ilerlememizi sağlayan bölümler var. Amerikan Edebiyatı şairlerinden William Bronk ve yazarlarından Walt Whitman hikayede kendisine eserleri ile yer bulabilen isimler. Ancak bu derinlik zaman zaman okunurluğu aksatabiliyor.

Kitap, SabitFikir’in “2017’nin en öne çıkan 50 romanı” listesinde 12. sırada yer alıyordu. Seçme sebebim bu listede, daha önce fark etmediğim yazar ve kitaplardan birisini okumaktı. Kitabı okuduktan sonra, Ben Lerner’in , yine Hakan Toker tarafından çevrilip Jaguar Yayınları tarafından basılmış olan “Atocha’dan Ayrılış” isimli bir kitabının daha olduğunu öğrendim. “22:04” yazarın ikinci kitabı. Kitabı okuyup bitirdikten sonra, kitabın ismi olan “22:04’ün anlamını hala çözememiştim. Hikayede yer alan bir saat belgeselinin belirleyici olabileceğini düşündüm ama tekrar geri dönüş yaptığımda özellikle “22:04” anına vurgu yapan bir kısım bulamadım. Hürriyet Gazetesinin eki olan Kitap-Sanat dergisinde roman ile ilgili yazılmış bir yazıda, kitabın ismini “Geleceğe Dönüş” filminde, filmin karakteri olan Marty’nin geçmişe döndükten sonra yeniden dönebilmesi için “22:04”de saat kulesinde olma zorunluluğundan aldığını öğrendim. Romanda da sık sık “Geçmişe Dönüş” filmine değinmeler var.


Andre Gide’nin söylediği gibi, günümüzde “söylenmesi gereken her şey zaten söylendi. Fakat kimse dinlemediğine göre tekrar söylenmesi gerek”. Yepyeni roman konuları geliştirmek belki imkânsız. Ama benzer görünen şeyler tamamen birbirinden farklı anlatılabilir. Ben Lerner, yazmaya çalıştıklarını farklı anlatabilen yazarlardan ve bu romanda fark yaratan esas husus bu.

10 Ocak 2018 Çarşamba

Komplo Teorilerinin Panzehiri Olan Entrikalar Kitabı



“Filler tepişir, çimenler ezilir” deyiminin özetlediği bir dünyada yaşıyoruz. Dünyamızın filleri devletler, çimenler ise insanlar. Tarih boyunca devlet ilk oluştuğu süreçten itibaren insanın faydası dışında kendine farklı hedefler belirledi ve o hedefler insanlara hep acı verdi. Devlet kendi başına bir organizma gibi, insanların içinden temsilcileri bünyesine aldı. Sanki, sahip olduğu organizasyon insanların faydasına işliyor görüntüsü oluşturdu. Ama devleti idare ettiğini zannedenler bile onun basit bir kuklasından öteye geçemediler.

Murat Yetkin’in son kitabı “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı”nı okurken, her bir satırında bu fikirler uçuştu zihnimde. Murat Yetkin kitabında işlediği 10 farklı komplo ile dünyanın gerçeklerini özetler halde gözümüzün önüne sermiş. Kitaba daha derin girmeden önce komplo kelimesi üzerinde biraz durmak gerekiyor. Son 20-25 yılda Türkçe’de en fazla kirlenen ve yıpranan kelimelerden birisi “komplo” kelimesi oldu. Zannedersem bunda esas etkili olan, bu kelimenin kendinden çok, kullanıldığı isim tamlaması oldu; “komplo teorisi”. Siyasi gündemin de etkisi ile, “Komplo teorisi” o kadar yaygın bir kullanıma sahip oldu ki, bir süre sonra “komplo” kelimesi sanki “komplo teorisi”nin kısaltmasına dönüştü. Oysa “komplo” ve “komplo teorisi” bambaşka anlamlara ait iki ifadeydi. Hatta birbirinin panzehiri olduğunu söylemek bile mümkün.

“Komplo” kelimesi, basit anlamı ile “birine ya da bir kuruluşa karşı topluca alınan, o kimseyi ya da kuruluşu güç duruma sokacak gizli karar”. “Komplo teorisi” ise “Bir kimse, kuruluş veya ülkeye karşı gizlice, zarar verici tuzak kurulduğu varsayımına dayanan düşüncelerin tümü”. Yani “komplo” işin kendisi iken, “komplo teorisi” öyle bir işin olma olasılığını dile getiren söylem oluyor. Ama gariptir artık dünyamızda komplodan, çok komplo teorisi var. Ve “komplo teorisi” terimi o kadar yaygınlaştı ve yıprandı ki, bu yıpranmadan “komplo” kelimesi de payını aldı. Belki de bu yüzden Murat Yetkin kitabının ismini “Komplolar Kitabı” olarak, değil, “Entrikalar Kitabı” olarak belirledi. Her ne kadar kitabın içinde “komplo” kelimesi daha yaygın olarak kullanılsa da, “entrikalar” kelimesinin kitabın ismine daha çok yakıştığını ve kitabı daha doğru ifade ettiğini söyleyebilirim.

Murat Yetkin, “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı”nda çok temiz çalışmış, komplo teorisinin son yıllarda kirlenen sularına girmemiş. Her şeye şüphe ile bakan ama olasılıkları mantık sırası içinde değerlendiren, kesin kanıtları da köşe başına koyan bir çalışma sergilemiş. Merkezinde Türkiye ve yakın çevresini ele alan uluslararası belli başlı entrikaları oldukça detaylı işlemiş. Nazi ve CIA ajanı Türk kökenli Ruzi Nazar’ın hikâyesi ile başlayan kitap, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmesi için Ankara’da yaşanan casus savaşları, Kıbrıs’taki gizli örgüt savaşları, Ermeni meselesinde ilk günden günümüze yaşanan derin ilişkiler, Azerbaycan’da yaşanan komplolar, 12 Eylül süreci, IŞİD’in ortaya çıkışı ve son olarak dünya politikasını belirleyen ekonomik komplolar ve Türkiye örnekleri ile tamamlanıyor.

Kitabı özellikli kılan, anlatılan tüm entrikaların, genel ve yaygın kanaatler, duyumlar, söylentiler ve tahminlerden oluşmaması. Murat Yetkin, her bir konuyu özellikle ana aktörlerin ya da yakın tanıkların anı kitaplarından, devlet belgelerinden inceleyerek ilerliyor. Kitapta beni en çok etkileyen komplolardan birisi CIA’nin, dünya üzerinde gelişen sosyalist akımı bölmek üzere Rusya-Çin kutuplaşmasını körüklemiş olması. Bunun en iyi örneği olarak, Hindistan’da, CIA Ajanları tarafından, 1960’ların başında, seçimleri kazanma olasılığı yüksek olan Hindistan Komünist Partisinin bazı teşkilatlarına Çin Komünist Partisinden yazılmış gibi gözüken mektuplar göndererek partinin Moskova ve Pekinciler olarak ikiye bölünmesine yol açması. Bu işi yapan CIA ajanının 1970’lerde yolunun Türkiye’ye düşmesi ise oldukça ilginç.

Kitabın sonunda Murat Yetkin ilginç bir itirafta bulunuyor. Son bölümünü oluşturan “Ekonomik Tetikçiler” kısmında Murat Yetkin şunu söylüyor; “Yani bu mudur, böyle midir gerçekten? diye sordum. Anlatılanlar, gençlik yıllarımda, başımızda devrim rüzgârları eserken ODTÜ kantinlerinde, yurtlarında yaptığımız tartışmalardaki basmakalıp ‘İşte emperyalizm budur’ tezlerini, daha net ve sistematik ifadelerle doğruluyordu.”

Her konunun bir özeti vardır ve entrikalar, özellikle ekonomik meselelere geldiğimizde işin özeti Murat Yetki’nin özetlediği ifadeye kadar daralabilir. Ama Murat Yetkin’in kitabının kalan geri kalan bölümünün de ispatladığı gibi hiçbir konu bu kadar dar kalıplarla ele alınamaz. Dünya çok karmaşık ve bu karmaşıklığın özetleyecek basit bir formül yok. Dünyayı, gelişmeleri, karanlık ilişkileri çözmenin yolu, Murat Yetkin’in kitabında sergilediği duru bir zihne sahip olmak. Komplo teorilerini üretenler zihinler değil, zihnin teslim olduğu ideolojiler ve sabit bir fikirler. Murat Yetkin’in yazdıklarının komplo teorisi olmamasının sebepleri de bunlar.

Türkiye’nin kutuplaşmış dünyasında Murat Yetkin’in bağımsız duruşuna tepki duyan, en azından ona sempati duymayan çok fazla insan olduğunu biliyorum. Ama Türkiye’de toplumsal bir uzlaşıya giden yolun, Murat Yetkin’de örneğini gördüğümüz analitik düşünce, bağımsız bir zihinle - komplo teorilerinin ardındaki komploları görebilen zihinle- çizilebileceğini düşünüyorum. Bu nedenle kitabı, komplo teorilerine karşı, gerçek komploları açığa çıkaran bir filtre olarak görüyorum. Türkiye’de bu kitabın sunduğu filtreye işlevine ihtiyaç duyan çok fazla zihin var.


2 Ocak 2018 Salı

Bir Kadının Bitkisel Hayata Evrimi; Vejetaryen




Bitki olmayı arzulamak, çıplak bir şekilde güneşlenmek, ellerinle toprağa kök salıp, ayaklarınla gökyüzüne açılmak nasıl bir duygudur? Bitkisel yaşam dediğimiz şey, bu duygunun yansıması mıdır? Bu dünyada insan olmaktan vazgeçen ama dünyadan vazgeçmeyenlerin çıkış kapısı mıdır?

“sabitfikir” Dergisi’nin, “2017 yılının öne çıkan 50 romanı” listesinin 5. sırasında yer alan “Vejetaryen” isimli roman, Güney Kore edebiyatının sınırlarını aşarak dünya edebiyat gündemine yerleşti. Onu dünya edebiyat gündemine taşıyan ise elbette Man Booker Uluslararası Ödülü oldu. Amiral gemisi dillerin dışında kalan dil edebiyatlarının kadersizliğine bir örnek olarak gösterebiliriz bu durumu. Kendi dillerinin sularında yeterince geniş alanlara açılamayan bu tip eserler, ancak çeviri ile batı toplumlarına açılabildiği ölçüde görünürlük ve değer kazanabiliyorlar. Bizim ülkemiz için de buna benzer birçok örnek verebiliriz.

“Vegetaryen” Han Kang tarafından Güney Kore’de 2007 yılında yayınlanmış. Kitabın İngilizce çevirmeni olan Deborah Smith, İngilizce-Korece dilleri arasındaki çevirmen yetersizliğini fark edip 2010 yılından itibaren kendi çabaları ile Korece öğrenmeye başlamış. Kitabı ise 2015 yılında İngilizce’ye kazandırabilmiş. Beş yılda çeviri yapabilecek düzeye gelmek, hele ki alfabesi farklı olan bir dil için büyük başarı. Kitabın Türkçe çevirisinin, İngilizce’den mi yoksa Korece’den mi yapıldığını merak eden okurlara iyi haberi vereyim; Kitap Türkçe’ye doğrudan anadilinden çevrilmiş. Çevirinin kalitesini ölçme şansımız yok ama başka bir dildeki çevirisinden çevrilmesinden daha iyi bir seçenek olduğu kesin.

Bu arada meraklı okur için bir bilgi daha vermek isterim, kitabın yazarı Han Kang, kadın bir yazar. Bizim gibi, Doğu Asya ülkelerinin isim kültürüne aşina olmayan bir toplum için, o dillerdeki dişil ve eril isimleri ayırt etmek mümkün olmuyor. Eğer benim gibi “Han” isminde kolaya kaçıp eril bir anlam üretir iseniz, kitabın sonuna kadar erkek bir yazarın kitabını okuduğunuzu düşünebilirsiniz. Ben ancak, yazarla yapılan röportajları okumak istediğimde kadın bir yazarın eserini okuduğumu fark ettim. Oysa romanda, kadının ruhunda bir erkeğin temas edemeyeceği noktaları açığa çıkaran detaylara temas ettiğimde bunu anlamam gerekirdi.  

Roman aslen üç öyküden oluyor. Yazar Han Kang, bu üç öyküyü farklı tarihlerde (2004-2004-2005) Kore’de üç farklı edebiyat dergisinde birbirinden bağımsız olarak yayınlamış. 2007 yılında ise üç öyküyü tek bir roman çatısı altında birleştirmiş. Öyküler kendi içinde bir bütüne sahip. Ancak birleşince anlam bütünlüğü yükseliyor. Her bir öyküyü farklı karakterler anlatıyor. Kitabın başkarakteri Yonghe, kitabın tüm tanıtımlarında bir gün vejetaryen olmaya karar verdiği belirtilen kişi. Ancak roman boyunca bu karakterin anlatımına temas etmiyoruz. İlk öyküde kocası, ikincide ablasının kocası, üçüncüde ise ablası öyküleri aktaran karakterler.

Evet, hikâye Yonghe’nin vegetaryen olmaya karar vermesi ile başlıyor. Bu değişimi gördüğü rüyalara dayandırıyor. Ama roman boyunca anlıyoruz ki, bu değişim sadece bir beslenme türü değişiminden ibaret değil. Başlı başına bir kişilik, karakter ve dünya ile kurulan bağa dair bir değişim. Dünyaya, onun değerlerine karşı bir duyarsızlık, umarsızlık kadın karakterin ve çevresinin tüm yaşamını altüst ediyor. Vejetaryen olma isteği bir süre sonra, tüm besinlerden kaçınmaya kadar uzanıyor ve Yonghe ağaç olmayı istediğini dile getirmeye başlıyor. İlk öykü vejetaryenliğe geçiş, ikinci öykü bitkileşmeye özenme, üçüncü öykü ise ağaçlaşma isteği ile özetlenebilir.

Romanda Yonghe’nin dar bir çevresi ile temas ediyoruz. Geniş bir Kore toplumu profilini görme şansımız yok. Ama bu dar çevre bile bize kısa bir Kore toplumu özeti verebiliyor. Vietnam Savaşı gazisi baba ve onun ataerkil pozisyonu çok dikkat çeken bir özellik. Yonghe’nin gençliğine kadar babasından şiddet görmesi ve et yemekten vazgeçtiğinde de bu şiddetle tekrar yüzleşmek zorunda kalması bu ataerkil yapıyı özetliyor. Yazarın bu konuya dikkat çekip çekmediğinden emin olmamakla beraber, şiddete maruz kalan çocuğun ev kadını olan, ekonomik bağımsızlığını kazanamamış küçük kız kardeş olması dikkat çekici. Bir parfümeri işleten ve evini geçindiren büyük ablanın bu şiddetten muaf olduğunu görüyoruz. Hatta romanın üçüncü bölümünde, ablanın da, kendi içindeki karanlığa kapılıp gitme riskine karşın, işine ve çocuğuna duyduğu bağlılıktan dolayı o karanlıktan kurtulduğunu gözlemlemek mümkün. Ama yazar röportajlarında bu durumdan öte, hikâyede ana karakterin hayatta yaşadığı farklılaşmadan dolayı gördüğü dışlanmayı işlediğini dile getirmiş. Romandan bu çıkarımı yapmak elbette mümkün ve doğru ama küçük kız kardeşin neden farklılaşma eğilimine girdiği, büyük ablanın ise neden bu farklılaşmadan kaçındığını anlatan ince damarların da olduğunu düşünüyorum.
Roman boyunca anlatım bana oldukça düz ve sade geldi. Bunun yazarın yazım karakterinden mi, yoksa çeviri tercihinden mi kaynaklandığını bilmek mümkün değil. Ancak hikâye o kadar ilginç ve derin ki, bu düzlüğü zihinlerde sert virajlara dönüştürebiliyor.


Kitabın Man Booker Uluslararası Ödülü alması ile ilgili ilginç bir bilgi ise, Orhan Pamuk’un da “Kafamda Bir Tuhaflık” romanı ile aynı yıl ödüle aday iken, içinde Elif Şafak’ın da bulunduğu jürinin ödülü Han Kang’a vermesi. Elbette Elif Şafak’ın kime oy verdiği kamuoyunda bilinmiyor. Ancak kadının karanlığının derinliğine inen “Vejetaryen”e oy vermesi hiç de olasılık dışı değil.

Nefretin Zehri

Tüm dünyanın size karşı olduğu ve sizden nefret ettiği kabulü ile kurulan bir devletten ne hayır gelir? Amos Oz’un “Pusudaki Panter” roman...