Tüm
dünyanın size karşı olduğu ve sizden nefret ettiği kabulü ile kurulan bir
devletten ne hayır gelir? Amos Oz’un “Pusudaki Panter” romanında, on iki
yaşındaki bir kahramanın gözünden, İsrail’in kuruluş arifesini gözlemliyoruz.
Ve bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyoruz.
Aslında,
Yahudiler, özellikle ikinci dünya savaşının öncesi ve sonrası zamanları için,
tüm dünyanın kendilerinden nefret ettiklerini düşünmekte haklılardı. Öyle bir
tarihi yaşayan her halk buna benzer şeyler düşünür. Ama yine de bir devlerin
köklerini nefret tohumları ile beslerseniz, ancak bugünkü İsrail Devletine
ulaşabilirsiniz.
Amos
Oz’un başkarakteri “Profi” lakablı çocuk (aslında adı Boged Şafel ama galiba
kitap boyunca sadece lakabı ile anılıyor) Yahudilerin, Kudüs’ün İngiliz işgali
dönemlerindeki ruh halini aktarıyor. Hatta kitabın ilk sayfalarında anlıyoruz
ki, bu bilgeç çocuk, İngiliz bir askerle yaptığı sohbetler nedeni ile, kendi
kurduğu üç çocuktan oluşan bir uydurma yeraltı örgütü tarafından hain ilan
ediliyor.
Romanın
hemen hemen tamamında, Yahudilerin İngilizler ve diğer Avrupa devletleri ile
sorunları gözlemliyoruz. O dönemler için, Yahudilerin Araplar ve Müslümanlarla
sorunları çok arka planda kalmış durumda. Bu durum bizler için oldukça şaşırtıcı
olsa gerek. Çünkü, Müslüman coğrafyasında, Yahudilerin, Müslüman ve Araplara
karşı Hıristiyan Avrupa tarafından kollandığına dair genel bir yargı vardır. Bu
yargı günümüz için az çok doğru olsa da, İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde
geçerliliği olan bir yargı değil.
Benim
bunu ilk fark etmem, Zülfü Livaneli’nin Seranad romanında aktardığı Struma
gemisi vakası ile olmuştu. O güne kadar Yahudilerin 2. Dünya Savaşı öncesi
Kudüs’e akın etmelerinin Avrupalılar eli ile yürütülmüş bir operasyon olduğunu
düşünürken, Seranad romanı, bunun tam tersi bir durum olduğunu göstermişti
bana. İngilizler o geminin Filistin’e ulaşmaması için elinden geleni yapmış ve
İngiliz, Alman, Sovyet Rusya ve Türk hükümetlerinin çabası ile o gemi bine
yakın kişiye mezar olmuştu.
Başkarakteri
Profi de, gerek anne ve babasından dinlediği Yahudilerin Avrupadaki yaşamlarına
öyküler, gerek günlük yaşamdan edindiği kendi gözlemleri ile İngilizlerden
nefret eden bir isim. O kadar ki, bu nefret İngiliz Kraliyet Sarayını bombalama
planlarına kadar uzanıyor. Ancak yaşamın detayları, zihinsel kurguları çoğu kez
tarumar ediyor. Profi’nin istemeden de olsa tanıştığı İngiliz bir görevli
ondaki bazı yargıları sarsıyor. Bu nedenle kendi kurmuş olduğu uyduruk yeraltı
örgütü ile bile çelişkiye düşüyor.
Bu
tip tarihi dönüm noktalarına denk gelen ve gerçek yaşam kesitleri üzerinden
ilerleyen kurgular, bu tarihi dönemleri oldukça köşeli anlatan resmi tarihi
metinlerden farklı bir algıya kavuşmamıza neden olabilir. Bu nedenle Amos Oz’un
bu romanını büyük bir dikkatle, heyecanla ve keyifle okudum. Bence kitabın en
çarpıcı noktası, çocuk karakter Profi’nin annesi ve babasına sorduğu “Sonunda
düşmanlarımızı affedecek miyiz, affetmeyecek miyiz?” sorusuydu. Romanda yer
alan karakterlerin bugünün dünyasındaki belli toplumsal kesimleri simgelediğine
inanıyorum. Örneğin, baba karakteri bugünkü İsrail’in resmi politikalarına denk
gelen söylemlere sahip. Bu nedenle, oğluna verdiği cevaplarda net bir şekilde
affetmekten, barışmaktan bahsetmediği gibi, her zaman güçlü olmak zorunda
olduklarına dair vurgular var. Anne ise, bugünkü İsrail solunun söylemlerine
denk gelen bir cevap veriyor; “Evet, affedeceğiz, Affetmemek zehre benzer”.
Oysa İsrail de sağ cenah her zaman iktidar ve her zaman güçlü olmaktan
bahsedip, barış kelimesini ağızlarına bile almıyorlar.
Karakterlerin
bugünün dünyasında belirli kesimleri temsil ettiğini iddia etmişken, İngiliz
görevlinin (Çavuş Dunlop) bugünün ABD’sinde en güçlü inanç akımı olan
Evangelizmi simgelediğini söylemem gerekiyor. Hıristiyanlığı ve Yahudiliği bir
potada eriten söylemlere sahip.
Her
romanda okurlar bazı karakterleri kendine yakın hisseder. Bu romanda benim
karakterlerim anne ve komşu kız Yardena oldu. Roman boyunca en bilgece sözler
onların ağızlarından çıktı. Farklı karakterlere de sahip olsalar, kendi
rollerinin oturaklı temsilcileriydiler.
Yazar hakkında, kitabın arka kapağında yazan
bilgiler yeterince açıklayıcı. Roman, yazarın yaşamdaki duruşuyla fazlasıyla
uyumlu. Yazarın, Kudüs’te İsrailliler ile Filistinlilerin birlikte barış içinde
yaşayabilmesi için çaba gösteren birisi olduğunu anlıyoruz. 1977’den beri
“Barış, Hemen Şimdi” hareketinin önderlerinden birisiymiş. Bu nedenle,
İsrail’de sağcı geniş bir kesim tarafından hain olarak anıldığına ve
fişlendiğine şüphe yok. Barış isteyen insanların çoğunluğu, kendi ülkelerinde
bu kaderi paylaşıyor ne yazık ki.
Kitaba
dair eleştirilerim ise, romanın adı ve kapak fotoğrafı olabilir. Daha iyi
tercihler olabilirdi bence.
