31 Mart 2018 Cumartesi

Her Bibliyofilin Hayali; Kağıt Ev



Bir kitap, kitabı bu kadar merkezine alabilir. Düşünün, kitabın ilk satırında bir karakter, bir kitapçıdan bir şiir kitabı alıyor ve henüz ikinci şiirini okurken bir arabanın altında kalarak ölüyor. Kitabın ilk çarpıcı cümlesi de ardından geliyor; "Kitaplar insanın kaderini değiştirir."


"Kağıt Ev" Carlos Maria Dominguez'in Türkçe'ye çevrilen ilk kitabı. Yazar kitabı ilk olarak 2002 yılında yayınlamış. Jaguar Yayınları ise kitabı 2017 yılında Türkçeye çevirmiş. Diğer yayınevlerinin gözünden kaçan bu eseri Türk okuruna kazandıran Jaguar Yayınlarına teşekkür etmek gerekiyor. Başarılı bir keşif ve cesaret verici bir girişimde bulunduklarına şüphe yok. “Kağıt Ev”in, kitabın yazarının kaçıncı roman ya da hikâye kitabı olduğunu bilmiyorum. Ama zannedersem kendisi daha çok eleştiri türünde eserler veriyor. Dominguez, isminden de anlaşılacağı üzere Latin Amerikalı, Arjantinli bir yazar. 

Kitap, Latin Amerika edebiyatının derinliğini yansıtıyor. Hikâyedeki 18 bin, 20 bin kitabı olan koleksiyonerler bu edebiyatın etkisinin uzantısı. Kitabın başkarakterlerinden birisi olan bir koleksiyonerin, kütüphanesindeki kitapları düzenlerken, birbirleri ile tartışmalı ve kavgalı yazarların eserlerini yan yana koymama çabasında ismi geçen yazarları gördükçe, Latin Amerika edebiyatının zenginliğini bir kez daha fark ediyorsunuz.

Belki de kitabın temel sorusu şu; Kitaplar insanın yaşamını ne kadar değiştirebilir? Bu sorunun cevabını kitapta ararken, evdeki kitapları nemlenmesin diye yıllarca soğuk su ile yıkanan bibliyofilleri görünce büyük ihtimalle kitapseverliğin uzanabileceği noktaları görüp şaşıracaksınız.

Yine hikâye, birçok okurun kendi kendine sorduğu ve cevap üretmekte zorlandığı soruları tekrarlıyor ve kendince yanıtlar üretiyor; “Sadece çok uzak bir gelecekte bana faydası olacak kitapları, genel okuma çizgimin dışında kalanları ve bir kez okuyup da bir daha yıllar boyu, belki de hiçbir zaman kapağını bile açmayacaklarımı neden evde tuttuğumu defalarca sordum kendime”… Cevap ise ardından geliyor; “Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur. Kitaplar, sanki asla geri dönemeyeceğimiz bir anın tanıkları gibi, bir ihtiyaç ve unutkanlık anlaşmasıyla tutunurlar insana”

Kitap bir novella, yani uzun hikâye türünde. Bir oturuşta okunup bitirilebilecek kısalıkta ve akışkanlıkta bir eser. Hikâye çok fazla dallanıp budaklanmıyor. Kısaca, hikâyenin başında ölümüne tanık olduğumuz bir Cambridge Üniversitesi, Hispanik Diller bölümü öğretim üyesi Bluma Lennon’un ve onun ölmeden önce, Monterrey’de bir konferansta tanıştığı bir kitap koleksiyoneri arasındaki gizemli ilişkiyi takip ediyoruz. Ama hikâyede her iki karakter de sahne önünde değiller, sadece gölgelerini takip ediyoruz. Onların hikâyelerini, üniversitede Bluma Lennon’un yerini alan başka bir öğretim üyesi anlatıyor. Anlatıcı, hikâyeyi elde etmek için Latin Amerika’ya yaptığı ziyaret ile kitap koleksiyoneri Carlos Brauer’in peşinden gitmeye çalışıyor. Son vardığı yer ise kitaplarla inşa edilmiş ve ardından yıkılmış bir ev oluyor.

Öğretim üyesi ile koleksiyonerin gizemli ilişkisi yeterince açığa çıkmasa dahi, kitabın bir insanın yaşamında ve ilişkilerinde ne kadar belirleyici olabileceğine tanık oluyoruz. Hikâye boyunca, Latin Amerika edebiyatının derin sularında yüzdüğünü hissetmek de oldukça ferahlatıcı.

Kitapla ilgili tek itirazımın kapağına yönelik olduğunu söyleyebilirim. Kitaplarla inşa edilen bir evi, plastik bir kulübe ile yansıtmaya çalışmak, bence kitaba yakışmamış. Kitabın yabancı baskılarının kapaklarını incelediğimde çok daha iyi kapak tercihleri ile karşılaştığımı söyleyebilirim. Ancak, kitabı okuduktan sonra gözüme çarpan bir bilgi bu eleştiride bir adım geri adım atmama neden oldu. Kitabın kapak tasarımının, kitabın girişinde, örneğine az rastlanır şekilde, yayınevinin kitabı ithaf ettiği Cem Ersavcı tarafından yapıldığını öğrendim. Kitabı okumaya başlarken, kitabı birilerine ithaf etme hakkı genellikle yazara aitken, yayınevinin böyle biri girişimde bulunması garibime gitmişti. Ama acı gerçeği sonradan öğrenmiş oldum. 

Kitabın orijinal ismi "La Casa De Papel". Ekşi sözlükte “Kağıt Ev”i araştırırken, beni "La Casa De Papel" başlığına yönlendirdi. Bu başlık altındaki ilk yorumlar kitaptan bahsederken, bir süre sonra bir diziye yönelik yorumlar yoğunlaşmaya ve baskın hale gelmeye başladı. Böylece kitaptan bağımsız bir şekilde, bu isim sahip bir de dizi olduğu öğrenince, bu İspanyol dizisini izleme merakı edindim. Açıkçası bu güzel kitap beni bir de güzel dizi ile tanıştırdı. Kitaba bu nedenle de ayrıca şükran duyuyorum.

15 Mart 2018 Perşembe

Devrik Bir Prensesin Gönlüne Düşen; "Ağaçkakan"




Okuduğunuz bir kitapta, sık sık ana konudan sapıp farklı yönlere gittiğinizi ve ana yörüngeye dönmekte zorlandığınızı hissettiğinizde kitaptan yorulmaya başlayabilirsiniz. Ama saptığınız her bir yön başlı başına bir verimli arazi ise kitaba bakışınız değişir. Tom Robbins’in kitapları biraz bu özellikte kitaplardandır. Sık sık ana güzergâhtan saparsınız, ama ana hikâyeden kopmak size hiç de sıkıcı gelmeyebilir. Aslında romanı hikâyeden ayıran temel özelliğin bu olduğu da söylenebilir. Roman dallanıp budaklanan bir ağaçtır. Bazen ucu sadece gökyüzüne açılan bir ince dalı takip eder ama bir süre sonra ana gövdeye dönersiniz. Hikâye ise yapısının çoğu gövdeden oluşan ve çok fazla dallanıp budaklanmamış olan bir fidandır.

Tom Robbins’ten, yıllar önce okuduğum “Parfümün Dansı” ve henüz yeni bitirdiğim “Ağaçkakan” kitaplarından edindiğim izlenim çok zeki ve yaratıcı bir yazar olduğu. Zekiliği sadece hikâyenin parlaklığından kaynaklanmıyor. Kelimeler ve cümleler de zekâsını çok iyi yansıtıyor. Zeki bir yazarı, hele bir de mizahi bir dile sahip ise okumak büyük bir keyif. Ama bu keyfin, kolay bir okumadan kaynaklandığı da söylenemez. Aynen, bisiklet sürmeyi, dört işlemi yapmayı öğrendikten sonra alınan bir keyif gibi bir şey. İmkânsız ve aşılamayacağı düşünülen bir eşiği aştıktan sonra alınan bir tattan bahsediyorum.

Tom Robbins uzun süre ara verdiğim yazarlardan oldu. “Parfümün Dansı”nı ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum bile. Kitabın Türkiye’de ilk basımı 1995’de olmuş. Romanı ilk yayınlandığı yıllarda da okumuş olabilirim, 2000’li yılların başlarında da. Ancak şu anda kitaplığımda bulunmadığına göre, 1995-1999 aralığında İstanbul’daki öğrencilik yıllarında okumuş olma olasılığım daha yüksek gibi görünüyor. Çok klişe bir ifade olsa da tekrarlamaktan çekinmeyeceğim üzere, son derece inanılmaz keyifli bir romandı. O günden beridir, okuduğum ve en beğendiğim romanlar listesinin ilk başlarına “Parfümün Dansı”nı eklemişimdir. Yakın bir zamanda bir sohbet esnasında bir kez daha bu romanın adı geçtiğinde zihnime birkaç soru takıldı durdu; Benim bu kadar çok beğendiğim bir romanın yazarı başka güzel eserler vermiş olmaz mı? Neden yazarın diğer kitaplarını okumak konusunda bu kadar eksik kaldım? Bu soruların ardından Tom Robbins’in yeni bir kitabını okuma listeme eklemem kaçınılmaz oldu ve “Ağaçkakan”ı bu sebeple okumaya başladım.

Tom Robbins, romanlarını belirli imgeler üzerine kuruyor. Ağaçkakan’da öne çıkan imgeler kızıl saç, piramitler ve ay. Romada, güneş insanları ve ay insanları gibi ayrımlar geliştiriyor ve kızıl saçlıların dünya üzerindeki gizli görevlerine odaklanıyor. Roman, kitabın arka sayfasındaki tanıtım yazısından da anlaşılacağı üzere bir aşk romanı. Ama Tom Robbins’in sıradan bir aşk romanı yazması beklenemezdi elbette. Romanın ana karakterleri, devrik bir kralın, kendisini hala prenses kabul eden kızı ile bir kanun kaçağı. Devrik kral ve eşinin ABD’de, Seattle’daki evleri ve onların düzenli olarak CIA tarafından takibi başlı başına ilgi çekici bir hikâye aslen. Ancak cinsel bağımlılık problemi olan prensesin ergenlik dönemi gelişimi, erkeklerle ilişkisi ve ardından olgunlaşma girişimlerinin neticesinde bir kanun kaçağının felsefi rüzgârına kapılması elbette romanın en baskın hikâyesini oluşturuyor.

Ağaçkakan lakaplı kanun kaçağı, her bir diyalogunda, dünyayı yeniden yorumluyor. Kanun kaçakçılığını ifade edişi de bunu açıklıyor; “Kanun kaçakları, hayatın süpermarketindeki konserve açacaklarıdır”. Ama belki de daha derin bir tarifi şu olabilir; “Kanun kaçakları toplumun üyesi değildir. Fakat toplum için önemli olabilirler. Şairler rüyalarımızı hatırlar, kanun kaçakları onları oynar.”

Prenses Leigh-Cheri’nin kanun kaçağı ile, kendi konumunun ona dünyevi bir sorumluluk yüklediğini fark ettiği bir zaman diliminde karşılaşıyor. Bu zamanlamanın, aşk ateşinin alevlenmesinde etkili olduğu bir gerçek. Ama romanın zaman zaman erotik, hatta pornografik öğelerinin de bu aşk ateşine kucak dolusu odun taşıdığı da başka bir gerçek.

Romanın üzerine yoğunlaştığı nesnelerden birisi, bir  Camel sigarası paketi. Prensesin, cezaevine düşen sevgilisi ile aynı şartlarda yaşamaya çalışarak, kendisini bir çatı katı odasına kilitlediğinde tüm dikkati bu sigara paketine odaklanıyor. Ve biz okurlar da, bir sigara paketinden ne anlamlar üretilebileceğine hayretler içinde tanık oluyoruz.

Ayrıca sigara kullanmayan ve kullanılmasından çok hoşlanmayan birisi olarak, romanda sigara içmeye oldukça ikna edici bir metne rastladığımı söyleyebilirim; “Dört elementten üçü tüm yaratıklar tarafından paylaşılır ama ateş yalnızca insanoğluna bağışlanmış bir hediyedir. Ateşe, canımız o anda yanmadan en çok sigara içerek yakın olabiliriz. Sigara içen herkes, tanrıların ateşini çalıp evine götüren Prometheus’un cisimleşmiş halidir. Güneşin gücünü elde etmek, cehennemi etkisi kılmak, o ilk kıvılcımla özdeşleşmek, yanardağın iliğini emmek için sigara içeriz. Peşinde olduğumuz tütün değil, ateştir. Sigara içerken bir çeşit ateş dansını, yıldırım kadar eski bir ritüeli icra ederiz”

Ama Tom Robbins, bu güçlü ikna edici metnin panzehirini de yine kendisi geliştiriyor; “Sigara içen kişinin akciğeri, ateş tanrısına kurban edilmiş çıplak bir bakiredir.”

Kitap okumak emek ve çaba ister. Beyin hücrelerinin alınteri dökmesi gerekir. Tom Robbins’in romanları bu çabayı talep eden romanlardan. Bir miktar zorlanmayı göze almak gerekiyor. Ama pedala birkaç kez basıp, gidonu doğru tutmaya başladıktan sonra, bisiklet sürmeyi öğrenmenin keyfine benzer bir keyif alacağınızdan şüpheniz olmasın.

5 Mart 2018 Pazartesi

Sardalye Sokağı'nda Tatlı Perşembe



Ot Dergisi’nin Aralık sayısında, Vedat Özdemiroğlu’nun sayfasını okurken ismine rastladım, John Steinbeck’in Tatlı Perşembe”sine. Vedat Özdemiroğlu, ustası Tekin Aral’ın bir gün kendisine bu kitabı okuyup okumadığını sorduğunu, kendisinin okumadığını söylemesinin ardından, Aral’ın “büyük eksiklik” diye cevapladığını söylüyordu. Bu sohbetten oldukça uzun bir zaman sonra, yakın bir tarihte okuduğu bu kitap için, Tekin Aral’ın ne kadar haklı olduğunu dile getiren ifadelerle tamamlıyordu pasajını.

Bu okuma üzerine küçük not defterime kitabın adını ekledim ve ocak ayı sipariş listemde de yer verdim. Kitap elime geçtikten bir buçuk ay sonrada okuma fırsatı buldum.

“Tatlı Perşembe”yi okumaya başladığımda, kitabın aslında üçlü bir serinin son kitabı olduğunu fark ettim. Çünkü kitabın ilk iki bölümü bağlantı cümleleri ile doluydu. Bir an, acaba yarıda bırakıp ilk iki kitabı okuduktan sonra mı devam edeyim, diye düşündüm. Ama bir bölüm daha okuyunca, kitabın her ne kadar üçlü serinin bir parçası da olsa, kendi içinde bağımsız bir hikâye olduğunu fark ettim ve yoluma devam ettim. Roman, Steinbeck’in “Sardalya Sokağı” ve “Yukarı Mahalle” romanları ile birlikte üçlü bir seri oluşturuyor. “Tatlı Perşembe” serinin üçüncü kitabı. Ancak bu kez, II. Dünya Savaşı’nın sonrasını komu ediniyor ve doğal olarak ilk iki romanın karakterlerinde ciddi bir değişim yaşanıyor. Kitabın ilk iki bölümü de bu değişimleri yansıtıyor ve geçmişle bağlar kurmaya çalışıyor.

“Tatlı Perşembe” geniş anlamda bir ilçe, ama dar anlamda bir mahallenin hikâyesi. Bir kenar mahallesi sayılabilecek Sardalye Sokağı, hikâyenin ana mekânı olmaya devam ediyor. Sokağın hikâyeye konu olan esas noktaları ise, Flophouse isimli döküntü ve ucuz bir otel, Bear Flag isimli bir genelev, “Batı Biyoloji” isimli ve aynı zamanda başkaraktere ev sahipliği de yapan bir laboratuar, La İda Kafe isimli bir cafe, restoran ile diğer başkaraktere ev sahipliği yapan bir eski buhar kazanı. Genellikle işsiz güçsüz ya da düşük vasıflı işlerde çalışan karakterlerden oluşan hikâye ekibi, bir yanı ile eski Yeşilçam filmlerindeki fakir kızın evlenmesi için ortak bir çabanın içine giren, mutlu mesut kenar mahalle filmlerinin karakterlerini andırıyor. İnsancıllığın, samimiyetin, dayanışmanın, yardımlaşmanın ama diğer yanı çaresizliğin, imkânsızlığın sarıp sarmaladığı sıcak bir atmosfere sahip roman.

Bir bilim adamı olmak isteyen romanın başkarakteri Doc’un sorunlarını çözebilmek için onu evlendirmeye, ona bir mikroskop almaya odaklı gelişen olaylar, tahmin edilenden öteye bir aşk hikayesine dönüşüyor. Hikaye taze bir genelev fahişesinin onurlu duruşu, eşit şartlarda bir ilişki kurma çabası ile şekilleniyor. Doc’a mikroskop alma hikâyesi ise, kenar mahalle insanlarının mikroskop ile teleskopu ayırt edemediği bir netice ile sonuçlanıyor.

Steinbeck hikâyelerin arasında birkaç kez, Monterey kasabasının komşusu olan Pacifik Grove kasabasına da gözünü çeviriyor ve kasabanın geleneksel kraket turnuvası ile kelebek festivalini anlattığı bölümleri romanlara ekliyor. Bu bölümde Amerikan idare ve toplum sistemine dair ciddi eleştiriler de bulmak mümkün. Kitapta, hikâyelerin arasında rastlanan diğer bir husus ise Amerikan üretim ve tüketim sistemine yönelik eleştiriler. Ancak bunlar hikâyenin içinde ince detaylar halinde eklenmiş. Örneğin ilçedeki konserve fabrikalarının, II. Dünya Savaşı boyunca kendi vatanseverliklerini sergileyerek, körfezdeki sardalyeleri yakalamak için balık avı sınırlamasını kaldırmalarını ve bunun balık türünün sonuna getirdiğini incelikle tiye alınıyor. 1950’lerde yazılmış bir romanda dünyanın nüfus sorunun ele alan bir pasajın olması da dikkat çekici. Steinbeck, temel meselesi olan edebiyat güzergâhından ayrılmayan ama zihninde dünyaya dair takılan sorunları da işlemekten çekinmeyen, bunları ustaca hikayelerine işleyen bir yazar.

Bu roman, John Steinbeck’in ikinci okuduğum romanı sayılır. Yıllar önce, ortaokul ya da lise yıllarında “Fareler ve İnsanlar” hikâyesini okumuştum ama o hikayenin de orijinal eser mi yoksa okul seviyeleri için hazırlanmış kısaltılmış metinlerden mi olduğunu hatırlayamıyorum. Ama “Tatlı Perşembe”yi okuduktan sonra, Steinbeck’e gereğinden fazla uzun bir ara verdiğimi düşündüm. Klasik edebiyat eserleri hala okuma serüvenimin en önemli eksiklerinden birisi.

Kitabın sonunda, Tekin Aral’ın bu kitabı beğenmesinin hiç de garip olmadığını ve bu eserden fazlası ile etkilenerek kendi yazarlık macerasını belirlemiş olduğunu anladım. Çocukluk zamanlarımda ilk okuduğum öykülerin, Oğuz Aral’ın kardeşi olan Tekin Aral’ın, kendi çıkardığı Fırt dergisinde yayınladığı “Salacak Hikâyeleri” olduğunu hatırlıyorum. Tekin Aral, Steinbeck’ten, bir mahalle ve o mahallede işleyen temel sistemin dışında kalan karakterlerle bir öykü silsilesi yaratabileceğini fark etti büyük ihtimalle. Ama Tekin Aral’ın Salacak Hikâyelerini edebiyatın derinliklerine kazandırma konusunda yeterli bir çabaya girişmediğini düşünüyorum. O güzelim hikâyeler, mizah dergileri sayfasını aşıp, bir edebiyat ürününe dönüşemediler. Oysa bence daha kalıcı eserlere dönüşmeyi hak ediyorlardı.

Kitabın kapağı konusunda fark ettiğim bir nokta ile değerlendirmemi tamamlamak istiyorum. Benim okuduğum kitap, Sel Yayınları’nın 2017 Nisan tarihli 3. baskısıydı. Ancak internette görsel ararken Sel Yayınları’nın 4. baskı için kapağı değiştirdiğini fark ettim. Açıkçası, hikâyeyi temsil etme adına 4. Baskı görselinin daha doğru bir tercih olduğunu düşünsem de, 3. baskı görselinin sade ve yalın hali bana daha cazip geldi.


1 Mart 2018 Perşembe

Şahbaz'ın 1979'u; Kan, Gözyaşı, Şiddet ve Cinnet

İnsanın kötülüğünün sınırı nedir? İnsanlar, kendilerinin hayatla düzenli bir ilişki kurmasını sağlayan, toplumsal anlamda yasa, düzen otorite, bireysel anlamda ahlak kuralları ve etik değerlerin yıkıldığını ve yok olduğunu düşündükleri anlarda, şiddeti ve vahşeti ne kadar yaygınlaştırabilirler. Türkiye için 1979 yılı belki de bunun test edildiği bir yıl olmuştur.
Siyasetin içinden bakıldığında, toplumsal bir çatışma, bir iktidar ya da düzen çatışması gibi gözüken bir yılın, şiddet dili yaygınlaştıkça toplumun her bir noktasına nasıl nüfuz ettiğini 1979 yılında görmek mümkün. Mine Söğüt’ün “Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979” romanı, Türkiye’nin 1979 yılını, siyasetin sınırlarının kenarlarında gezinse de, aslen toplumun gündelik yaşamının içinden bizlere sergilemiş.

Roman aslında bir köy hikayesi ile başlasa da, 1 Ocak 1979’dan, 31 Aralık 2017 tarihine kadar geçen sürecin tamamı, İstanbul’da akseden bir hikayeler bütünü. Değişen aylar ve mevsimlerle birlikte, Türkiye’deki giderek alevlenen toplumsal şiddetin ve cinnetin içine giriyoruz. Kitabın başkarakteri ise, romanın sonuna kadar ne olduğuna karar veremediğimiz bir ucube olan Şahbaz. Ne olduğu derken, olasılıkla yelpazesi ruhani bir varlıktan maddi bir varlığa kadar uzanıyor. Bazen tanrının yeryüzüne uzanmış hali gibi görüyorsunuz, bazen şeytan, zebani, Azrail ya da kötü niyetli bir cin gibi. Bazen ise, problemli bir doğum ya da çocukluk sonrası ucubeleşmiş, bazı manevi sırlara vakıf olmuş bir canlı olarak hayal ediyorsunuz.

Mine Söğüt yazarlık becerileri oldukça yüksek bir yazar. Birçok yazarda edebi dil ile kurgu becerisi arasında ilişki kurma sorunu vardır. İyi kurgu yazarlarının edebi dilleri yetersiz iken, edebi dilleri akışkan olan yazarların kurgu geliştirmekte zorlandığına çok tanık oldum amatör bir okur olarak. Ancak Mine Söğüt karmaşık, çetrefilli bir kurguyu, birbirinden bağımsız görünen birçok hikâyeyi tek bir potaya eritmeyi başarmış. Daha ilginci ise, tüm hikâye parçalarının gerçek hayatın kendisinden damıtılmış olması. Bunu söyleyebilmemin sebebi ise, romanının sonunda yer alan bir almanak. Romanı bitirdikten sonra, 1979 yılını ait, aylara ve günlere bölünmüş almanak bölümü 117 sayfa sürüyor. Geriye kalan roman kısmı ise 218 sayfa. Ancak almanağı okuduğunuzda, romanda okuduğunuz her bir hikâyenin gerçek yaşamdaki dayanaklarını fark ediyorsunuz.

“Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979” romanını ortalama 6-7 günde okumayı hedeflerken, bu süre 10-11 güne kadar uzadı. Bunun sebebi ise, okumaya 2-3 gün ara vermek zorunda kalmam oldu. Kitabı okumadığım o 2-3 gün içerisinde bunun kendiliğinden gelen bir okuma isteksizliği olduğunu düşünürken, kitabı tekrar elime aldığımda bunun kitabın kendinden kaynaklandığını fark ettim. Roman benim insana olan inancımı törpülemişti ve zannedersem bu inançsızlığımın giderek kötüleşeceğinden korktum.

Fikir ayrılığının ya da iktidar mücadelesinin bu denli şiddete bürünmesi akıl alır şey değil. Türkiye’nin 80 öncesi manzarasında, özellikle derin devlet kaynaklı yoğun bir kışkırtmanın, toplumun belli bir kesiminin aşırı baskı altına alınmasının, şiddeti körüklemenin altyapısını görmemek mümkün değil. Ama iktidarın ya da egemen düzenin karşısında yer alan kesimin bu şiddet davetine bu kadar teşne olması ve oyunu derin devletin koyduğu kurallarla oynamaya kalkması inanılır bir durum değil. İnsan öldürmenin bu kadar sıradanlaşmasından, hayırlı bir toplumsal süreç çıkmayacağını kestiremeyen hiçbir siyaset gerçek anlamda siyaset olamaz. Olsa olsa bir katiller güruhu olur. Bunu Türkiye’nin sağ ve sol siyasetleri için de söylemek mümkün. Ben bu gün bile, Türkiye siyasetinin o dönemlerindeki “yok olma ya da yok etme” ikileminin etkilerinin kurtulamadığını düşünüyorum. Fiili olarak o şiddet, o ölüm yoğunluğu bugün yok, ama insanların zihinlerinde “var olmak için yok etme” zorunluluğu şu ya da bu şekilde yerini koruyor.

Ama belki de sorun siyasetin şiddet temelli yürütülmesinden çok, toplumun ve bireylerin önlerine gelen her sorunda şiddet temelli düşünmeleri, bu yöntemle çözüm üretmeye çalışmaları. Buna ahlak meselesinden, para meselesine, aile içi çatışmalardan, apartman içi ilişkilere kadar görmek mümkün. Bugün ulusal gazetelerin üçüncü sayfalarını hala şiddet, kavga, ölüm haberleri kaplıyor. Şiddet toplumun damarlarında hala yoğun bir şekilde yer ediniyor. Toplumsal şiddet kültürü mü siyaseti kanlı kılıyor, yoksa iktidar kavgasının kanlı olması mı toplumsal yaşam sirayet ediyor, buna cevap vermek ise oldukça zor.

Romanda Mine Söğüt güçlü bir edebiyat ve hikaye dili kullandığı gibi, çok derin aforizmalara da yer vermiş. Kitapta altı çizilebilecek çok fazla cümle var. Bunlardan bazıları ;
-          “İstemek insanı aciz kılar. Sormak ise güçlü”
-          “yaralı insanlar birbirine yaklaştığı zaman, kader telaşlanır. Sırları ortaya çıksın istemez”
-          “iyi şeyler de, kötü şeyler de rüzgarla birlikte yön ve şekil değiştiren bulutlar gibi başıboş dolaşırlar evrende”
-          “Yaşamak da hayat labirentinde kaybolma yarışı. Çıkışı bulan ölecek”

Romanın ilk başlangıç hikâyesinden itibaren kendimi rahmetli Galip Tekin’in çizgi öykülerinin içinde bulduğumu da söyleyebilirim. Özellikle ilk hikâye, onun çizgi roman öykülerinin konularına çok yakındı. Belki de böyle hissetmem de, kapak deseninin karikatürist Bahadır Baruter tarafından yapılmış olmasının etkisi vardır.

Yapı Kredi Yayınları ve kitabı beraber okumaya karar verdiğim kitap dostlarım beni bir kez daha yanıltmadılar. Kendimi, yaşamı ve dünyayı sorgulamama neden olan bir kitap okumama vesile oldular. Mine Söğüt de okuma yolculuğuma eklemek istediğim yazarlardan birisi oldu bu sayede.

Nefretin Zehri

Tüm dünyanın size karşı olduğu ve sizden nefret ettiği kabulü ile kurulan bir devletten ne hayır gelir? Amos Oz’un “Pusudaki Panter” roman...