27 Haziran 2020 Cumartesi

Nefretin Zehri


Tüm dünyanın size karşı olduğu ve sizden nefret ettiği kabulü ile kurulan bir devletten ne hayır gelir? Amos Oz’un “Pusudaki Panter” romanında, on iki yaşındaki bir kahramanın gözünden, İsrail’in kuruluş arifesini gözlemliyoruz. Ve bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyoruz.
Aslında, Yahudiler, özellikle ikinci dünya savaşının öncesi ve sonrası zamanları için, tüm dünyanın kendilerinden nefret ettiklerini düşünmekte haklılardı. Öyle bir tarihi yaşayan her halk buna benzer şeyler düşünür. Ama yine de bir devlerin köklerini nefret tohumları ile beslerseniz, ancak bugünkü İsrail Devletine ulaşabilirsiniz.
Amos Oz’un başkarakteri “Profi” lakablı çocuk (aslında adı Boged Şafel ama galiba kitap boyunca sadece lakabı ile anılıyor) Yahudilerin, Kudüs’ün İngiliz işgali dönemlerindeki ruh halini aktarıyor. Hatta kitabın ilk sayfalarında anlıyoruz ki, bu bilgeç çocuk, İngiliz bir askerle yaptığı sohbetler nedeni ile, kendi kurduğu üç çocuktan oluşan bir uydurma yeraltı örgütü tarafından hain ilan ediliyor.
Romanın hemen hemen tamamında, Yahudilerin İngilizler ve diğer Avrupa devletleri ile sorunları gözlemliyoruz. O dönemler için, Yahudilerin Araplar ve Müslümanlarla sorunları çok arka planda kalmış durumda. Bu durum bizler için oldukça şaşırtıcı olsa gerek. Çünkü, Müslüman coğrafyasında, Yahudilerin, Müslüman ve Araplara karşı Hıristiyan Avrupa tarafından kollandığına dair genel bir yargı vardır. Bu yargı günümüz için az çok doğru olsa da, İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde geçerliliği olan bir yargı değil.
Benim bunu ilk fark etmem, Zülfü Livaneli’nin Seranad romanında aktardığı Struma gemisi vakası ile olmuştu. O güne kadar Yahudilerin 2. Dünya Savaşı öncesi Kudüs’e akın etmelerinin Avrupalılar eli ile yürütülmüş bir operasyon olduğunu düşünürken, Seranad romanı, bunun tam tersi bir durum olduğunu göstermişti bana. İngilizler o geminin Filistin’e ulaşmaması için elinden geleni yapmış ve İngiliz, Alman, Sovyet Rusya ve Türk hükümetlerinin çabası ile o gemi bine yakın kişiye mezar olmuştu.
Başkarakteri Profi de, gerek anne ve babasından dinlediği Yahudilerin Avrupadaki yaşamlarına öyküler, gerek günlük yaşamdan edindiği kendi gözlemleri ile İngilizlerden nefret eden bir isim. O kadar ki, bu nefret İngiliz Kraliyet Sarayını bombalama planlarına kadar uzanıyor. Ancak yaşamın detayları, zihinsel kurguları çoğu kez tarumar ediyor. Profi’nin istemeden de olsa tanıştığı İngiliz bir görevli ondaki bazı yargıları sarsıyor. Bu nedenle kendi kurmuş olduğu uyduruk yeraltı örgütü ile bile çelişkiye düşüyor.
Bu tip tarihi dönüm noktalarına denk gelen ve gerçek yaşam kesitleri üzerinden ilerleyen kurgular, bu tarihi dönemleri oldukça köşeli anlatan resmi tarihi metinlerden farklı bir algıya kavuşmamıza neden olabilir. Bu nedenle Amos Oz’un bu romanını büyük bir dikkatle, heyecanla ve keyifle okudum. Bence kitabın en çarpıcı noktası, çocuk karakter Profi’nin annesi ve babasına sorduğu “Sonunda düşmanlarımızı affedecek miyiz, affetmeyecek miyiz?” sorusuydu. Romanda yer alan karakterlerin bugünün dünyasındaki belli toplumsal kesimleri simgelediğine inanıyorum. Örneğin, baba karakteri bugünkü İsrail’in resmi politikalarına denk gelen söylemlere sahip. Bu nedenle, oğluna verdiği cevaplarda net bir şekilde affetmekten, barışmaktan bahsetmediği gibi, her zaman güçlü olmak zorunda olduklarına dair vurgular var. Anne ise, bugünkü İsrail solunun söylemlerine denk gelen bir cevap veriyor; “Evet, affedeceğiz, Affetmemek zehre benzer”. Oysa İsrail de sağ cenah her zaman iktidar ve her zaman güçlü olmaktan bahsedip, barış kelimesini ağızlarına bile almıyorlar.
Karakterlerin bugünün dünyasında belirli kesimleri temsil ettiğini iddia etmişken, İngiliz görevlinin (Çavuş Dunlop) bugünün ABD’sinde en güçlü inanç akımı olan Evangelizmi simgelediğini söylemem gerekiyor. Hıristiyanlığı ve Yahudiliği bir potada eriten söylemlere sahip.
Her romanda okurlar bazı karakterleri kendine yakın hisseder. Bu romanda benim karakterlerim anne ve komşu kız Yardena oldu. Roman boyunca en bilgece sözler onların ağızlarından çıktı. Farklı karakterlere de sahip olsalar, kendi rollerinin oturaklı temsilcileriydiler.
 Yazar hakkında, kitabın arka kapağında yazan bilgiler yeterince açıklayıcı. Roman, yazarın yaşamdaki duruşuyla fazlasıyla uyumlu. Yazarın, Kudüs’te İsrailliler ile Filistinlilerin birlikte barış içinde yaşayabilmesi için çaba gösteren birisi olduğunu anlıyoruz. 1977’den beri “Barış, Hemen Şimdi” hareketinin önderlerinden birisiymiş. Bu nedenle, İsrail’de sağcı geniş bir kesim tarafından hain olarak anıldığına ve fişlendiğine şüphe yok. Barış isteyen insanların çoğunluğu, kendi ülkelerinde bu kaderi paylaşıyor ne yazık ki.
Kitaba dair eleştirilerim ise, romanın adı ve kapak fotoğrafı olabilir. Daha iyi tercihler olabilirdi bence.

26 Ocak 2019 Cumartesi

Bir Arnavut Milliyetçisinin Gözünden Osmanlı Romanı





Ancak "İbret Taşı" ne yazık ki, "Kuşatma" kitabı kadar etkileyici bir roman olmadı benim için. Belki de buna kitabın tarzı konusunda ta en başından itibaren yanılgı içinde olmam neden oldu. Çünkü ben, aynı "Kuşatma" kitabı gibi tarihi bir roman bekliyordum. Ama "İbret Taşı" hikaye ilerledikçe, yarı fantastik yarı tarihi bir romana dönüştü. Anlatılan Osmanlı Devletinin benim az çok bildiğim ve çok da hayranı olmadığım Osmanlı Devleti değil. Mühür ve Fermanlar Sarayı, Fısıltı Sarayı, Tabir Sarayı gibi ilginç kurumlardan oluşan ve bir milyon memuru olan bir devlet anlatılıyordu. İsmail Kadere hakkındaki bir yazıda, eserlerinde “yetmişli yıllardaki komünist düzenle de alegorik bağlar kuran, Kafka’yı aratmayan fantastik bir kâbus bürokrasisi yarattığı” ifade ediliyordu.

Belki, bu eseri de bu bağlamda değerlendirmek lazımdı. Ancak kitabın olay örgüsü, Osmanlının hakimiyet kurduğu çağın bir gerçekliği olan kelle alma politikası ve onun sıradan bir sonucu olan ibret taşı ile bu taşta sergilenen Tepedenli Ali Paşa ile  Hurşit Paşanın gerçek hikayeleri insanda ne yazık ki fantastik bir kabus bürokrasisi beklentisi yaratmıyordu.

Yazarın eserini, gerçek temellerinden uzaklaştırıp fantastik bir kulvara sokma isteğinden midir eminim değilim ama romanda Osmanlı’ya, İstanbul’a ve İslam yaşam tarzı alışkanlıklarına dair de bir çok yanlışlar mevcuttu. Örneğin kelleleri taşıyan haberciler İstanbul’a 7. Kapıdan giriş yapıyorlar ve bu kapının protokol kapısı olduğunu, diğer numaralı kapıların farklı amaçlı girişlere hizmet ettiği dile getiriliyor. Oysa İstanbul Tarihi surlarındaki kapılar numaralarla anılmazlar ve hepimizin bildiği isimlerle, Azap Kapısı, Yenikapı, Topkapı, Edirnekapı gibi isimlere sahiptir. Yine İstanbul’da 1800’li yılların başında altı katlı bir devlet dairesi de yoktur. Osmanlının özellikle Osmanlı topraklarında ulusal kimlikleri yok etmeye dair, kitapta bahsedilen politika ve yöntemlere de sahip olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Osmanlı ulusal değil dini politikalar üzerinde oluşmuş bir yapıydı. Osmanlı ulusları değil dinleri ve dini cemaatleri tanırdı. Toplumların diline dair de özel bir politikası olduğunu düşünmüyorum. Eğer olsa idi en başta devletin doğu topraklarındaki ermeni, kürt, arap toplumlarının dilleri ile uğraşırdı. Oysa Osmanlı başka toplumların dillerini yok eden değil daha çok onların dilinden etkilenen bir yapısı vardı. İslami yaşam tarzına dair tespit ettiğim hata ise Hurşid Paşanın naaşının tabutla gömülmesi oldu. Olsa Müslümanlar tabutla değil, kefenle gömülürler ve tabut sadece naaşı taşımak için kullanılır.

İsmail Kadare, Arnavutların aslında Batı Avrupa kültürüne ait bir millet, kültürel ve zihinsel olarak esasen Hıristiyan bir toplum olduğunu düşünen bir yazar. Bu nedenle, Arnavutluk’un, Osmanlı Hakimiyetinde olduğu döneme dair ciddi eleştirileri var. Gerek “Kuşatma” gerekse de “İbret Taşı”nda bu bakış açısını anlamak oldukça mümkün. “Kuşatma” bu anlamı ile bana daha makul eleştiriler taşıyan bir kitap gibi gelse de, “İbret Taşı” açıkcası biraz şeytanlaştırma çabasının bir ürünü gibi geldi bana. Çünkü kitapta anlatılan Osmanlı fazlası ile yetenekli ve organize bir devlet. Oysa Osmanlı Devleti ne yazık ki, özellikle yazı kültürü üzerinde yükselen bir devlet değil. Bu kitapta bir kez daha şunu anlama şansım oldu; milliyetçilik insanların gözlerini köreltiyor ve dünyayı meleklere ve şeytanlara indirgiyor. Her millet kendini melek, diğerlerini şeytan görüyor ve bu hali ile dünya onlar için anlaması ve yorumlaması kolay hale geliyor. Ama ne mutlu ki hayat bu kadar basit değil ve oldukça renkli sayılabilecek düzeyde karmaşık.

Kitabı kapak tasarımı ve çeviri açısından da beğenmediğimi söyleyebilirim. Kitapta geçen "terör" gibi kavramlar 20.yüzyılın kavramları ve tarihi bir romanda yer alması bana garip geldi. Zannedersem bu noktada bir çevirmen hatası mevcut. Profil Yayınlarından çıkan "Kuşatma" romanı kapak tasarımı ve çeviri olarak çok iyiydi. Açıkcası Devr-i Alem Kulübünün seçkisi olmasa böyle bir kapağa sahip bir kitabı satın almazdım.



28 Nisan 2018 Cumartesi

Zamanı Kurtaran Kız; Momo




Çocuk edebiyatında iz bırakmış, öne çıkmış, kültleşmiş her eser için sorulan ve cevabı verilmekte zorlanan bir soru vardır; Bu hikaye çocuklar için midir, yoksa yetişkinler için mi? Örnek mi; Klasiklerden Küçük Prens, Alice Harikalar Diyarında, modernlerden Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter.

Tuhaf Dergisinin Nisan ayının konusu da “Küçük Prens” ve derginin ilgili sayfalarında sorulan temel soru da bu, “Küçük Prens” bir çocuk kitabı mıdır, yetişkin kitabı mı?

İçinde yer aldığım Kitap Ağacı Ailesinin, Nisan ayı kategorisi çocuk kitaplarıydı ve yapılan oylama sonucunda “Momo” Nisan ayının kitabı seçildi. Yetişkin bir okur grubunun, aylık okuma listesine bir çocuk kitabı eklemesi biraz garip gelebilir. Oysa biraz detaylı düşününce, bir yetişkin bile olsanız çocuk kitaplarının hiçbirimize uzak edebi eserler olmadığını kolaylıkla görebilirsiniz.

Aslında okul öncesi ve ilkokul çağında çocuğu olan her bireyin çocuk kitaplarına aşina olması gerekir. Her çocuğa ait ufak da olsa bir kitaplık oluşturmak, çocuğa kitap okuma alışkanlığı yaratmak adına önemli bir adım. Çocuk kitapları için elbette ilk akla gelenler klasikler. İnsanlar çocukları için, ilk olarak Pamuk Prenses ve Kırmızı Başlıklı Kız ile başlayan, Jules Verne, Ömer Seyfettin, Charles Dickens’ın kitapları ile devam eden bir seriyi takip ediyorlar. Oysa çocuk edebiyatı da, yetişkin edebiyatı gibi oldukça dinamik ve sürekli yeni yayınlar piyasaya çıkıyor. Artık belirli başlı tüm yayınevlerinin çocuk edebiyatı kategorisi mevcut. Bu konuda başlı başına uzmanlaşan yayınevleri de var; Günışığı Yayınları, Can Yayınları, Doğan ve Egmont Yayınları, 1001 Çiçek Yayınları, Epsilon Yayınları ve Yapı Kredi Yayınları ilk dikkatimi çekenler. 

Son dönemde benim çocuklarımın daha çok ilgisini çekenler ise Saftirik benzeri yarı çizgi yarı metin, sayfalarının dinamik kullanıldığı kitaplar. Bu örneğe baktığımızda, Michael Ende’nin “Momo” isimli romanı ara ara çizim barındırsa da, bir yetişkin kitabı formatında. Yaklaşık 300 sayfalık hikâye, kalınlığı ile çocukları biraz ürkütmekte. Ancak kapak tasarımının etkisi konusunda karar vermekte zorlandım. Çünkü bana, yetişkin algısına daha uyumlu bir kapak gibi görünse de kızım da kapaktan etkilendi. 

“Momo” küçük bir sokak kızının hikâyesini içeriyor. Kızın kökeni ve nereden geldiği hakkında bir bilgimiz yok. Sokak çocuğu olması ise mağdur olduğu anlamına gelmiyor. Hayatından şikâyeti olan bir çocuk değil. Zaten yerleştiği bir antik tiyatro harabesinde, yakın mahallenin insanları ona yeterince destek veriyorlar. Harabelerin arasında küçük bir oda düzenleniyor ve düzenli olarak yemek gönderiliyor. Momo da bu iyilikleri karşılıksız bırakmıyor. Mahallenin çocukları, Momo’nun yanında bulunmaktan ve onunla oyun oynamaktan keyif alıyorlar. Yetişkinleri ise onunla teselli buluyor ve sorunlarına onunla birlikte çözüm üretiyorlar. Momo’nun tek bir yeteneği var. Karşısındaki insanı sabırla ve yeterince dinlemesi. Sırf bu dinleme ile karşındaki insanların huzur bulmalarına, mantıklı düşünebilmelerine ve yaratıcı olabilmelerine yardım ediyor.

Hikâye, güzel bir gecekondu dayanışması ile devam ederken, kentte yaşanan bir gelişme tüm düzeni altüst etmeye başlıyor. Kent gittikçe büyüyor ve insanların günlük yaşamlarında daha az boş zamanları olmaya başlıyor. Ve Momo bu gelişmelerin arkasında Duman Adamların ve onların bağlı olduğu Zaman Tasarruf Şirketinin bulunduğun fark etmesi ile hikâye farklılaşıyor.

“Momo” aslen bir modern zaman eleştirisi. Ancak modern yaşamın insanların yaşam tarzlarını değiştirmesini, bir masal formu ile anlatmaya çalışması romanı oldukça farklılaştırmış. Giderek boş zamanı azalan insanlar mevzusunu, orijinal bir kurgunun içine yerleştirerek anlatmaya çalışıyor. Zamanının merkezi olan Hiçbir Yerde Evi ve onun yönetici Hora Usta çocukların hayal dünyasına hitap etme konusunda oldukça iyi kurgulanmış masal ögeleri. 

Zaman Tasarruf Şirketinin faaliyeti öncesinde sokaklarda oynayan çocukların, ardından yetişkinlerin iş vakitlerine tehdit oluşturmaları nedeni ile çocuk depolarına gönderilmeleri ise aslında modern zamanın eğitim sistemine bir eleştiri. Okullar çocukların eğitilmesi için oluşturulmuş merkezler mi, yoksa kentlerde ve yetişkin insanların arasında ayak bağı olmasın diye tasarlanmış toplama kampları mı? Belki de, hayal güçleri yetişkin olmalarını engelleyen çocukları en kısa ve verimli yoldan yetişkin yapmak için kurulan hayal gücünü yok etme merkezleridir. 

Michael Ende romanı ile bize esas olarak şu soruyu sorduğunu düşünüyorum; Kapitalizm insanın emeğini mi yoksa zamanını mı sömürüyor? Bence Ende’nin, romanda verdiği cevap ikincisi. Çünkü kapitalizmde sömüren kişiler bile zamansızlıktan dert yanıyorlar, çocukları ile yeterince ilgilenemiyorlar ve hatta kazandıkları paraları harcayabilecekleri zaman bulamıyorlar.

Ancak Ende’nin romanında dikkatimi çeken bir nokta daha oldu. Momo’nun arkadaşı, hikâye anlatıcısı Gigi’nin anlattığı bir hikâyede, dünyayı kendi görüşleri doğrultusunda değiştirmek isteyen acımazsız zalim Despot Marksentius Kommunus’dan bahsediliyor. “Marks”, “Kommunus” ve “dünyayı değiştirmek” ifadeleri bir araya gelince insanın aklına tek bir insan geliyor; Karl Marks. Açıkçası bu hikâye parçasındaki tüm unsurlar bu isme işaret ediyor. Dünyayı değiştirmek isterken başka bir dünya kuran ama ne hikmetse kurduğu dünya eskisinden farklı olmayan bir karakter tarif edilmiş. Karl Marks’ın önerdiği yeni dünyanın başarısız olduğu iddia edilebilir ama en azından bir fikir adamı olarak despot ve zalim olarak tanımlanması oldukça ilginç. Bir çocuk kitabında bu tip bir benzetmenin ve hikayeleştirmenin yer alması da bir o kadar ilginç. Ama bu Ende’nin, izm’lerle arası olmayan hümanist bir yanı olduğunu da gösteriyor olabilir. Çünkü hikâyenin içeriğinden, toplumsal sistemlerdeki otoriter yapılarla sorunları olduğunu çıkarmak mümkün.

“Momo” bir çocuk kitabı mı, yoksa yetişkin kitabı mıdır, sorusuna benim verebileceğim yanıt, yetişkinler tarafından çocuklarına okunması gereken bir kitap olduğudur. Bu şekilde her iki yaşam çağına da seslenecektir.

19 Nisan 2018 Perşembe

Hayale İhtiyacı Olan Ülke; Türkiye



Selçuk Şirin’i, bir aralar sosyal medya mecralarında paylaşım akımı oluşturan TED konuşmaları ile tanıdım. Bu tip popüler paylaşımlardan pek etkilenmemekle birlikte, bu paylaşımlar ilgimi çekti ve Selçuk Şirin’i daha fazla tanımaya ve takip etmeye çalıştım. Neticede yurtdışında yaşayan bir akademisyen ve Hürriyet Gazetesinin düzenli bir köşe yazarı olduğunu öğrendim. Çok düzenli olmamakla beraber yazılarını takip ettim.

Selçuk Şirin’de ilk fark ettiğim, berrak bir zihin, objektif gözlem, gerçekçi analiz, analitik değerlendirme ve mantıklı çözüm üretme çabası oldu. Bir akademisyenin sahip olması gereken temel özelliklere sahipti. Özellikle de eğitim konusundaki görüş ve fikirlerinde. Sayıları seven bir akademisyen ve bu sayıları eğip bükmüyor. Sayıların sosyal anlamlarını doğru kavrayarak konuya yaklaşıyor.

Selçuk Şirin’e dair ilk gözlemlerim bu olunca, bir insanı, düşün adamını doğru tanımanın yolunun onun kitabını okumak olduğuna inanan birisi olarak, bir Selçuk Şirin kitabı okumaya karar verdim. Gözüme çarpan ilk kitabı olan “Bir Türkiye Hayali” kitabını edinerek işe başladım.

“Bir Türkiye Hayali” Selçuk Şirin’in ikinci kitabı. Yazarın ilk kitabı “Yol Ayrımındaki Türkiye”. Açıkçası daha önce fark etseydim bu kitabı okuyarak Selçuk Şirin külliyatına başlamak isterdim. Çünkü kitapta yer alan bir çok yazıda, söz konusu konuya, “Yol Ayrımındaki Türkiye” kitabında daha detaylı yer verdiğini belirten ibareler mevcut. Bu durum ister istemez konunun bütünlüğüne ulaşmak adına eksiklik yaratıyor.

Kitap, beş ana bölümden oluşuyor; Toplum Üzerine Sayısal Denemeler, Eğitim Üzerine Sayısal Denemeler, Politika Üzerine Sayısal Denemeler, Kalkınma Üzerine Sayısal Denemeler, Çare Biziz.

ABD’de yaşayan bir davranış bilimci ve gelişim psikolojisi uzmanının, Türkiye üzerine bu kadar sayısal veriye sahip olması, bunlar üzerinde düşünmesi ve yorum üretmesi ilginç. Yazılarından da fark edileceği üzere Selçuk Şirin beyin göçü yapmış sayılacak akademisyenlerden değil. Sanki gövdesi yurtdışında ama beyni buralarda kalmış gibi bir görüntüsü var. Kitapta birkaç yerde, güne Türkiye gazetelerini ve Türkçe sosyal medya mecralarını takip ederek başladığını söylüyor. Ayrıca ülkeye düzenli aralıklarla geliş gidiş yapıyor ve Türkiye’deki birçok üniversite öğrencisine tez ve proje danışmanlığı yapıyor. Tüm bu nedenlerle, söylediklerine gaipten gelen sesler olarak bakmak mümkün değil.

Ot Dergisinin Nisan Ayı sayısında, derginin demirbaş yazarlarından Dücane Cündioğlu, bir insanın kendisini tanıması için bir miktar kendisi dışına çıkıp, kendisine dışarıdan bakması gerektiğini söylüyordu. Bu durum insanın ülkesini değerlendirmesi açısından da böyledir. Türk toplumu, kendisine ve ülkesine çok fazla içeriden bakan bir toplum. Rahmetli çetin Altan’ın söylediği gibi bizler “Türk’e Türk propagandası” yapmayı seviyoruz. Bu nedenle Selçuk Şirin gibi, evrensel değerlerle temas etmiş ve kendi toplumuna dışarıdan bakıp, bozuklukları ve eksiklikleri tespit edebilen kişileri önemsiyorum. Elbette ülke dışına çıkmak tek başına bir kriter değil. Bunu yapıp, ülkeye daha kapalı bakış açısı ile dönen çok fazla insanlara rastlamak da mümkün.

Kitaba dönecek olursak, Selçuk Şirin’in Türkiye’ye üç temel çözüm önerisi var; Hukukun üstünlüğü, temel özgürlükler ve beceri bazlı eğitim. Bunların Türkiye’de neden ve nasıl eksik olduğunu da örnekleri ile açıklamaya çalışıyor. Türkiye özellikle son 10 yılda adalet, özgürlükler ve eğitim konusunda hızla geri giden bir ülke. Bundaki temel neden etken ise ülkenin, dünyadaki gelişmelerden kopan, kendi içine kapanan, kendi ideolojisini önemseyen bir topluluğun yarattığı bir türbülansa girmiş olması.

Selçuk Şirin’in de bahsettiği gibi, Türkiye aslında belirli yönlerde gelişim gösteriyor. Devlet büyüyor, fiziksel kapasite artıyor, altyapı yatırımları hızlanıyor. Ama bunlar sosyal ve toplumsal yönlerle desteklenmiyor. Örneğin okul sayısı hızla artıyor, eğitime ayrılan bütçe payı yükseliyor ama bu eğitimde bir başarıyı beraberinde getirmiyor. Uluslararası değerlendirme sınavlarında (PISA) Türk öğrencileri okuduklarını anlama hususlarında dahi oldukça geride kalıyorlar. Bu da bize gelişmenin, sadece bina yapmak, yol yapmakla eşdeğer olmadığını ispatlıyor. İyi bir eğitim politikası geliştirebiliyor muyuz, müfredatı bilimsel gerçeklerle belirleyebiliyor muyuz, iyi öğretmen yetiştirebiliyor muyuz? Bu girdiler, eğitim için yeni bina girdisinden daha değerli.

Selçuk Şirin’in, Suriyelilerin özellikle çocuk Suriyelilerin uyum süreci değerlendirmesi, toplum ve ahlakla ilgili yorumları, “Trump neden başkan oldu” sorusuna verdiği cevaplar, sosyal medyanın siyasete etkisi üzerine verdiği bilgiler, 4. Sanayi devrimi, hayal ve icat üzerine kurduğu tezler okunmaya değer. “Ahmet Ümit Ekonomisi” ve “Haccın Fıtratı” başlıklı yazıları ise farklı bakış açıları ile oldukça keyif verici.

Gazete yazılarının toplandığı bir kitabı okumak bazı insanlara çok mantıklı gelmeyebilir. Ama söz konusu yazılar, anlık durumları değil de, geçmişi ve geleceği ile süreçleri anlamaya, yorumlamaya çalışan yazılar ise, bunların kitaplaşması, daha kalıcı bir esere dönüşmesine neden olur. Selçuk Şirin kitabını tasarlarken, yazıları oldukça mantıklı konu başlıkları üzerinden ayırmış ve bu nedenle yazılar kitapta birbirinden kopuk gazete köşe yazıları gibi durmuyor. Bir yazıdan diğerine geçtiğinizde, konular arasında kolaylıkla bağlantı kurabiliyorsunuz.

Galiba günümüzde bilgiden daha değerli olan şey bakış açısı. Güneş altındaki bir direğe, güneşte kalan cephesinden de bakabilirsiniz, gölgede kalan yönünden de. Bir taraftan bakınca direk size karanlık, diğer tarafından aydınlık gelecektir. Galiba en doğru bakış açısı, olayın her iki tarafını da deneyimleyebilmektir. Türkiye gittikçe dar bakış açıları altında boğulan bir ülkeye dönüşüyor ve Selçuk Şirin gibi geniş bakış açılı insanlara daha fazla ihtiyacımız var.

17 Nisan 2018 Salı

20. Yüzyılın Üçüncü Seçeneği; Mülksüzler


1974 yılında Urras nasıl bir yerdi? A-İo ülkesi, Thu ülkesi, Benbili ülkesi neyi temsil ediyordu? Ursula K. LeGuin’in “Mülksüzler”ini anlamamız için, 1. Dünya savaşı sonrasından, 1968 gençliğine uzanan gelişmeleri kısaca bir gözden geçirmemiz gerekiyor.

1. Paylaşım savaşı olarak da görülebilecek Birinci Dünya Savaşı, dünya üzerindeki büyük imparatorluklara son verdi. Yeni düzenle, İktidar sistemlerinde soy kökenlilik anlamını yitirdi ve sınıf kökenliliği öne çıkmaya başladı. Böylece sermayenin rejimi olan kapitalizm ile emekçi sınıfın rejimi olan sosyalizm iki başat aktör olarak dünya sahnesinde tam olarak yerini aldı. Ancak 20. Yüzyılın başı itibari ile kapitalizmin en az 100 yıllık tecrübesi varken, sosyalizm yeni emeklemeye başlamış bir sistemdi. 20. Yüzyılın tamamı dünya açısından bu iki sistemin rekabeti ve kavgası ile geçti.

Kapitalizm, yüzyılın ikinci çeyreğinin başında, 1929 yılında dünya tarihindeki en büyük ekonomik krizi yaşadı. Büyük buhran o kadar etkili oldu ki, Avrupa başta olmak üzere kapitalist ülkelerin birçoğunun başında diktatörler türemeye başladı. Almanya’da Hitler, İtalya’da Musolini, İspanya’da Franco, Portekiz’de Salazar uzun süreli faşist diktatörlüklere dönüştü. Bunda kapitalizmin girdiği ekonomik bunalım kadar, kapitalizm içindeki paylaşım dengesizliğinin de etkisi vardı. Tüm bu gelişmeler ikinci dünya savaşının yolunu döşedi. İkinci Dünya Savaşının sonuna kadar, sosyalizm ve en önde gözüken reel uygulaması Rusya dünya sahnesinde yeterince etkisini gösterememişti. En büyük yansıması, Amerika ve Avrupa aydınları ve entelijansiyası üzerindeki romantik etkisi oldu.

İkinci Dünya Savaşı, faşist diktatörlüklerin yenilgisi ile sonuçlansa da, gerçek sonucunun sosyalizmin bir devlet gücü ile dünya sahnesine çıkması olduğunu söylemek mümkün. Gerçek anlamda iki kutuplu bir dünya oluştu ve iki kutup arasındaki esas rekabet, dünya üzerindeki bölgeler hâkimiyeti ve silah yarışı şeklinde kendisini gösterdi. Silahlanmanın simgesi ise ikinci dünya savaşını bitiren nükleer bombalar oldu. Dünya 30 yıl içinde nükleer bombalar ve füzelerle doldu. Kapitalizm ve sosyalizm arasındaki rekabet ise sınıf rekabetinden çıkıp, bölgesel hakimiyet yarışına dönüştü. Bunun en büyük yansıması ise, üçüncü dünya ülkelerinde yaşanan direnişçi gruplarla, ülkenin diktatörleri arasında yaşanan çatışmalardı. Kapitalist sistem, üçüncü dünya ülkelerinde diktatörleri desteklerken, sosyalist sistem direnişçi grupları destekliyordu. Zaman zaman yaşanan devrimlerde ise tablo tersine dönüyor ve sosyalist otoriter yapılarla, kapitalist cephe tarafından desteklenen militer güçler çatışıyordu.

Kapitalizmin yüzündeki sevimli boyalar, 1929 buhranından itibaren iyiden iyiye dökülmeye başlamıştı, ancak sosyalizmin sempatisini esas kaybettiren, Avrupa’nın doğusunda kurduğu “Demirperde Sistemi” oldu. Bu sistemi tescilleyen hareket ise 1968 yılındaki Prag Baharı’nın Sovyet tankları ise sonlandırılmasıydı. Sosyalizm, bu gelişme ile Amerika ve Avrupa’daki gençler, aydınlar ve entelijansiya üzerindeki sempatisini ve desteğini de kaybetmeye başladı.

Tüm bu gelişmeler, özellikle 1960’ların başlarından itibaren Amerika ve Avrupa’da gençler üzerinde yeni bir akımın oluşmasına neden oldu. Tüm gerçekliği güç ve para olan kapitalist sistem ile, giderek gücün diğer kutbunu oluşturan sosyalizm arasında sıkışan yeni genç akım üçüncü bir seçeneği yaratmanın yollarını döşemeye başladı. Bu üçüncü yolun köşe başları ise otorite karşıtlığı, silahsızlanma, çevrecilik, cinsel devrim, kastlaşmış toplum yapısı ve kalıplaşmış insan üretmeye odaklı sistem mekanizmalarının yıkılması oldu. Bu kuşağa, farklı süreçler içinde farklı isimler verildi; Beat kuşağı çocukları, çiçek çocuklar ve 68 kuşağı.

Biraz uzun bir giriş olmakla beraber, “Mülksüzler”in bu kuşağın edebiyata yansımış hali olduğunu söylemek mümkün. Her ne kadar bir bilim-kurgu kitabı gibi gözükse de, “Mülksüzler” ayakları fazlası ile dünyaya basan bir roman.

Her ne kadar romanda Arz olarak anlatılan bizim dünyamız, romanın geçtiği Urras ve Anarres gezegenlerine 11 ışık yılı uzakta olsa da, aslında Urras dünyamızın kısa bir özeti durumunda, özellikle de 20. Yüzyılın ikinci yarısının.

Ursula K. LeGuin’in esas peşinde koştuğu şey ise üçüncü seçenek. İşte bu üçüncü seçeneği Anarres’te yaratmaya çalışmış. 170 yıl önce mülkiyetçi ve otoriter iki cepheye ayrılmış Urras’tan ayrılan Odocu bir grup, Anarres gezegeninin uydusu ya da ikizi olan başka bir gezegeni kendilerini mesken edinmiş ve anarşist bir topluluk kurmaya çalışmışlar. Romanın kahramanı Shevek, işte bu toplumun içinde yetişen bir fizikçi ve hikaye onun, 170 yıldır aralarında mal ticareti dışında bir temas olmayan iki gezegen arasındaki geçişini anlatıyor.

Ursula K. Leguin’in bu eserini benzersiz ve özel kılan şey, üçüncü bir seçenek yaratmaya çalışırken kolaycılığa kaçmaması. Mülkiyet ve otoriteden kaçınan bir toplumun huzur ve refaha kavuşmasının kolay olmayacağını da göstermeye çalışması. Anarres, Urras’a göre oldukça kurak, çorak, verimsiz bir coğrafyaya sahip. Yağmurların ve su kaynaklarının yetersiz olması kadar, kendine ait bir doğal ekolojisi olmayan, bitki ve hayvan çeşitliliği barındırmayan bir yer. Ama buna karşın Odocu topluluk, topluluğun temel felsefesi olan dayanışma, fedakârlık ve cefakarlık ile ayakta kalmaya çalışıyor. Shevek’in Urras’a yaptığı ziyarette gözlemlediğimiz üzere, Urras, bizim dünyamızla benzer özelliklere sahip. Doğal kaynakları ve tabiatı ile bir cennet. Ama cennette yaşayanlar orayı cehenneme çevirmeye çalışırken, cehenneme yaşayanlar cenneti inşa etmeye çalışıyorlar.

Anarşizmin, kökleri toplumda oldukça derinlere uzanan mülkiyetçi ve otoriter düzenlere karşı nasıl bir sistem kurabileceğinin cevaplarını üretmeye çalışmış Ursula K. Leguin. Bence bunda da başarılı olmuş ama bu başarının gezegenlerinden hiçbir şey almadan uzaklaşan bir grup tarafından sağlandığını da unutmamak gerekir. Hikayede, Urras’ta kalan Odocuların hala iki cephe arasında sıkışıp kaldıklarını kolaylıkla gözlemleyebiliyoruz.

Romanın zihnimde yarattığı birçok soru oldu ama en önemlisi bence şuydu; Shevek neden sınıfsız ama otoriter, bürokratik Thun ülkesine değil de, mülkiyetçi A-İo ülkesine gitti? Neden Urras’ı oradan tanımaya başladı. Romanda, bir fizikçi olarak, A-İo’lu fizikçilerle bir süredir temas halinde olduğunu görüyoruz. Ama kendi dünyamızla paralellik kurarsak Sovyet düzeninin yansıması olan Thun ülkesinde de önemli fizikçilerin olması ve Shevek’in onlarla da temas halinde olması gerekirdi. Dolayısı ile Urras’a gitmeyi tercih ederken rotasını Thun’a da çevirebilirdi. Büyük olasılıkla bu sorunun cevabı, Ursula K. LeGuin’in, romanı yazarken, kendisi hangi coğrafyada yer alıyorsa, ana karakterini de o coğrafyalarda gezdirmesi gerektiğine karar vermesindedir. Ursula K. LeGuin bir üçüncü seçenek arayışcısı ama bu arayışı mülkiyetçi bir coğrafyada yapıyor. Üçüncü seçeneği yaratmayı başarmış toplumun temsilcisi olan ana karakterini, Urras’a geleceği zaman kendi coğrafyalarına taşımanın daha doğru bir tercih olacağına karar vermiş olmalı.

“Mülksüzler” dünyanın önemli bir döneminde, önemli bir kavşak noktası. Zamanın getirdiklerinin, bu kavşak noktasının önerdikleri ile kesişmemesi, o önerileri önemsiz kılmaz. Bugün dünya iki kutuplu değil ama mülkiyetçi ve otoriter özelliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Günün birinde insan zihninde yeni arayışlar filizlenecek ve eminim ki “Mülksüzler” o filizlenen fikirlerin ilk gübresi olacak.

10 Nisan 2018 Salı

Baba, Oğul ve Şarap; Üzümün Kardeşliği




Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanının değerlendirme yazısını yazarken şöyle bir ifade kullanmıştım; “Bir zamanlar babasının otoritesi altında kalmış her erkek çocuk, babasının yaşlanma dönemi sürecinde bu akışı yaşar. O dağ gibi babanın giderek çocuklaşması ve gün gün erimesi iç yakıcı bir süreçtir. Bu süreci az ya da çok kendisinin de yaşayacağını bilen erkek çocuk açısından bu durum aynı zamanda bir gözdağıdır.”

John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanını okuduğumda da benzer şeyler geçti aklımdan. Yine babasından başka bir memlekette yaşayan bir yazar, yine hayatının son demlerini yaşayan ve eski konforlu, şaşalı günlerinin hayalini kurarak, alışkanlıklarını terk etmekte direnen bir baba figürü var karşımızda. Ama elbette hikâye kurguları, dilleri, işleyişleri çok farklı iki eser. Ama ölüme yaklaşan baba ve o tükenişi hüzünle seyretmek zorunda kalan orta yaşlı oğul figürü sabit.

John Fante’yi bir arkadaşımın ısrarlı önerisi ile okuma listeme ekledim. “Bukowski seviyorsan, bunu da okumalısın” demişti. İşin garip tarafı şu ki, ben Charles Bukowski’nin “Ekmek Arası” romanını okumuş ve çok fazla keyif almamıştım. “Kaybedenler” edebiyatı pek bana göre değildi zannedersem. Ama yine de John Fante ismi ve Bukowski’nin “John Fante benim Tanrımdı” sözü merakımı celbetti. Üzerinde çok fazla araştırma yapmadan “Üzümün Kardeşliği” romanını temin ettim.

John Fante, Amerika’da İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu ve “Üzümün Kardeşliği” de bu arka plan üzerine kurulmuş. Taş Ustası İtalyan göçmeni bir babanın oğlu olan yazar Henry’nin, babası ile annesinin boşanacağı haberi üzerine yaşadıkları kasabaya gelişi ve babasının, yapacağı son bir taş işçiliği için ondan yardım istemesi üzerine ilerliyor hikâye. Ama elbette, Henry’nin çocukluğundan itibaren babasıyla yaşadığı tüm çekişmeler, geçmişe dönük olarak işleniyor.

John Fante’yi özel kılan, gerçekten İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu olması ve kendi hayat çizgisi üzerinden romanlarını kurgulamasından çok, romanlarındaki çekincesiz, filtresiz, hayatın tüm pisliklerine temas eden dili ve anlatımı.  Diyalogların tamamı insanın midesini kaldıracak kadar gerçek ve insanların tüm kusurları cam gibi ortada.

Kitabın ana çizgisi baba ve oğul hikâyesi gözükse de, arka planda kitaba derinlik katan unsurlar oldukça fazla. İtalyan göçmenlerin Amerika’da kendi yaşam tarzlarını koruma gayreti, İtalyan göçmenlere göre daha yerli sayılan diğer Amerikalıların İtalyanlara gösterdiği tepki, bunun yazar Henry’nin evliliğine yansıyışı, göçmen ailelerin ikinci kuşağının savruluşu gibi etkileri hikayelerin detayında görmek mümkün.

Kitabı okudukça ve benzerliklerin üzerinde durdukça, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanı ile John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanındaki anne karakterlerinin benzerliği de gözüme çarpmaya başladı.. Ailenin en silik, etkisiz elemanı gibi görünürken, aslında tüm aileyi bir arada tutan yapıştırıcı olduğunu fark ediyorsunuz hikayenin sonuna doğru. Anne ve baba ilişkisindeki, erkek kadın pozisyonlarına bakıldığında da büyük benzerlikler var. Erkek hep başını alıp giden, geceyi nerede geçirdiği bilinmeyen roldeyken, kadın evin her şart ve koşuldaki sabit elemanı pozisyonunda. Kadınların dindarlığı ve batıllığı ise başka bir konu. Bu benzerliğin bana şunu düşündürdüğünü söyleyebilirim. Eğer dinler icat edildi iseler, onu icad eden kesinlikle kadınlardı. Erkekler sonradan dinin siyasal etkilerini fark edip sahiplendiler. Ama ilk günden beri kadınların dinin siyasal gücü ile ilişkileri olmadı. Onlar dinlerinin en saf inanıcıları pozisyonunda oldular hep.  

Değerlendirmemin başından beridir, “Üzümün Kardeşliği” romanının, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar yasına Gider” romanını ile karşılaştırmamın yanlış bir anlamaya vesile olmasını istemem. Konu ve pozisyonlar oldukça evrensel. Yaşamının sonuna gelmiş bir baba ve onun orta yaşlı oğlu ilişkisi de, geleneksel ailelerdeki baba ve anne rolleri dünyanın her yerinde kolaylıkla rastlanabilecek ilişki ve pozisyonlar. Hele ki Akdenizlilik üzerine ortak noktaları olan İtalyan ve Türk ailelerinde bu benzerliğe rastlamak garip değil.

Yazar Henry’nin Dostoyevski’ye olan hayranlığı, romandaki sahneleri süsleyen İtalyan yemekleri, yetmişlerin ortasındaki babanın hala devam eden çapkınlık maceraları, hemen hemen her sahnede kendine yer bulan şarap şişeleri ve özellikle yaşlı insanların sohbetleri romanı oldukça keyifli kılıyor. Ortak noktaları şarap olan yaşlı insanları tanımlamak adına romanın adının “Üzümün Kardeşliği” olarak seçilmesi de gayet yerinde bir tercih olmuş.

Kitabı okumadan önce, John Fante hakkında yaptığım kısa incelemede, en rağbet gören eserinin “Toza Sor” olduğunu öğrendim. Hatta Bukowski’nin Fante’yi keşfettiği kitabı da oymuş. Gözlem gücü yüksek ve gerçekle bağları bu kadar sıkı olan bir yazarın baş eserini okumamak eksiklik olacak açıkçası. Bu nedenle 2018’de yeni bir John Fante eseri beni bekliyor anlaşılan.

Son olarak Bukowski ve Fante arasında bir karşılaştırma yapacak olursam şunu söyleyebilirim; Eğer Fante, romanında babayı başkarakter ve anlatıcı olarak seçseydi, onun tarzının da Bukowski’yle benzer olduğunu söyleyebilirdim. O zaman tam bir “kaybeden” romanı olurdu. Ama Fante’nin başkarakteri ve anlatıcısı oğul yazar, her ne kadar zaman zaman babasının sapkınlığına kayış gösterse de, kesinlikle daha dengeli ve dünya ile bağlarını korumaya özen gösteriyor. Bu anlamıyla bu esere bir “kaybeden edebiyatı” demek zor. Bukowski’nin bu kitabı okurken gözünün ve yüreğinin taş ustası babadan yana olduğuna ise kuşkum yok.

31 Mart 2018 Cumartesi

Her Bibliyofilin Hayali; Kağıt Ev



Bir kitap, kitabı bu kadar merkezine alabilir. Düşünün, kitabın ilk satırında bir karakter, bir kitapçıdan bir şiir kitabı alıyor ve henüz ikinci şiirini okurken bir arabanın altında kalarak ölüyor. Kitabın ilk çarpıcı cümlesi de ardından geliyor; "Kitaplar insanın kaderini değiştirir."


"Kağıt Ev" Carlos Maria Dominguez'in Türkçe'ye çevrilen ilk kitabı. Yazar kitabı ilk olarak 2002 yılında yayınlamış. Jaguar Yayınları ise kitabı 2017 yılında Türkçeye çevirmiş. Diğer yayınevlerinin gözünden kaçan bu eseri Türk okuruna kazandıran Jaguar Yayınlarına teşekkür etmek gerekiyor. Başarılı bir keşif ve cesaret verici bir girişimde bulunduklarına şüphe yok. “Kağıt Ev”in, kitabın yazarının kaçıncı roman ya da hikâye kitabı olduğunu bilmiyorum. Ama zannedersem kendisi daha çok eleştiri türünde eserler veriyor. Dominguez, isminden de anlaşılacağı üzere Latin Amerikalı, Arjantinli bir yazar. 

Kitap, Latin Amerika edebiyatının derinliğini yansıtıyor. Hikâyedeki 18 bin, 20 bin kitabı olan koleksiyonerler bu edebiyatın etkisinin uzantısı. Kitabın başkarakterlerinden birisi olan bir koleksiyonerin, kütüphanesindeki kitapları düzenlerken, birbirleri ile tartışmalı ve kavgalı yazarların eserlerini yan yana koymama çabasında ismi geçen yazarları gördükçe, Latin Amerika edebiyatının zenginliğini bir kez daha fark ediyorsunuz.

Belki de kitabın temel sorusu şu; Kitaplar insanın yaşamını ne kadar değiştirebilir? Bu sorunun cevabını kitapta ararken, evdeki kitapları nemlenmesin diye yıllarca soğuk su ile yıkanan bibliyofilleri görünce büyük ihtimalle kitapseverliğin uzanabileceği noktaları görüp şaşıracaksınız.

Yine hikâye, birçok okurun kendi kendine sorduğu ve cevap üretmekte zorlandığı soruları tekrarlıyor ve kendince yanıtlar üretiyor; “Sadece çok uzak bir gelecekte bana faydası olacak kitapları, genel okuma çizgimin dışında kalanları ve bir kez okuyup da bir daha yıllar boyu, belki de hiçbir zaman kapağını bile açmayacaklarımı neden evde tuttuğumu defalarca sordum kendime”… Cevap ise ardından geliyor; “Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur. Kitaplar, sanki asla geri dönemeyeceğimiz bir anın tanıkları gibi, bir ihtiyaç ve unutkanlık anlaşmasıyla tutunurlar insana”

Kitap bir novella, yani uzun hikâye türünde. Bir oturuşta okunup bitirilebilecek kısalıkta ve akışkanlıkta bir eser. Hikâye çok fazla dallanıp budaklanmıyor. Kısaca, hikâyenin başında ölümüne tanık olduğumuz bir Cambridge Üniversitesi, Hispanik Diller bölümü öğretim üyesi Bluma Lennon’un ve onun ölmeden önce, Monterrey’de bir konferansta tanıştığı bir kitap koleksiyoneri arasındaki gizemli ilişkiyi takip ediyoruz. Ama hikâyede her iki karakter de sahne önünde değiller, sadece gölgelerini takip ediyoruz. Onların hikâyelerini, üniversitede Bluma Lennon’un yerini alan başka bir öğretim üyesi anlatıyor. Anlatıcı, hikâyeyi elde etmek için Latin Amerika’ya yaptığı ziyaret ile kitap koleksiyoneri Carlos Brauer’in peşinden gitmeye çalışıyor. Son vardığı yer ise kitaplarla inşa edilmiş ve ardından yıkılmış bir ev oluyor.

Öğretim üyesi ile koleksiyonerin gizemli ilişkisi yeterince açığa çıkmasa dahi, kitabın bir insanın yaşamında ve ilişkilerinde ne kadar belirleyici olabileceğine tanık oluyoruz. Hikâye boyunca, Latin Amerika edebiyatının derin sularında yüzdüğünü hissetmek de oldukça ferahlatıcı.

Kitapla ilgili tek itirazımın kapağına yönelik olduğunu söyleyebilirim. Kitaplarla inşa edilen bir evi, plastik bir kulübe ile yansıtmaya çalışmak, bence kitaba yakışmamış. Kitabın yabancı baskılarının kapaklarını incelediğimde çok daha iyi kapak tercihleri ile karşılaştığımı söyleyebilirim. Ancak, kitabı okuduktan sonra gözüme çarpan bir bilgi bu eleştiride bir adım geri adım atmama neden oldu. Kitabın kapak tasarımının, kitabın girişinde, örneğine az rastlanır şekilde, yayınevinin kitabı ithaf ettiği Cem Ersavcı tarafından yapıldığını öğrendim. Kitabı okumaya başlarken, kitabı birilerine ithaf etme hakkı genellikle yazara aitken, yayınevinin böyle biri girişimde bulunması garibime gitmişti. Ama acı gerçeği sonradan öğrenmiş oldum. 

Kitabın orijinal ismi "La Casa De Papel". Ekşi sözlükte “Kağıt Ev”i araştırırken, beni "La Casa De Papel" başlığına yönlendirdi. Bu başlık altındaki ilk yorumlar kitaptan bahsederken, bir süre sonra bir diziye yönelik yorumlar yoğunlaşmaya ve baskın hale gelmeye başladı. Böylece kitaptan bağımsız bir şekilde, bu isim sahip bir de dizi olduğu öğrenince, bu İspanyol dizisini izleme merakı edindim. Açıkçası bu güzel kitap beni bir de güzel dizi ile tanıştırdı. Kitaba bu nedenle de ayrıca şükran duyuyorum.

Nefretin Zehri

Tüm dünyanın size karşı olduğu ve sizden nefret ettiği kabulü ile kurulan bir devletten ne hayır gelir? Amos Oz’un “Pusudaki Panter” roman...