28 Nisan 2018 Cumartesi

Zamanı Kurtaran Kız; Momo




Çocuk edebiyatında iz bırakmış, öne çıkmış, kültleşmiş her eser için sorulan ve cevabı verilmekte zorlanan bir soru vardır; Bu hikaye çocuklar için midir, yoksa yetişkinler için mi? Örnek mi; Klasiklerden Küçük Prens, Alice Harikalar Diyarında, modernlerden Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter.

Tuhaf Dergisinin Nisan ayının konusu da “Küçük Prens” ve derginin ilgili sayfalarında sorulan temel soru da bu, “Küçük Prens” bir çocuk kitabı mıdır, yetişkin kitabı mı?

İçinde yer aldığım Kitap Ağacı Ailesinin, Nisan ayı kategorisi çocuk kitaplarıydı ve yapılan oylama sonucunda “Momo” Nisan ayının kitabı seçildi. Yetişkin bir okur grubunun, aylık okuma listesine bir çocuk kitabı eklemesi biraz garip gelebilir. Oysa biraz detaylı düşününce, bir yetişkin bile olsanız çocuk kitaplarının hiçbirimize uzak edebi eserler olmadığını kolaylıkla görebilirsiniz.

Aslında okul öncesi ve ilkokul çağında çocuğu olan her bireyin çocuk kitaplarına aşina olması gerekir. Her çocuğa ait ufak da olsa bir kitaplık oluşturmak, çocuğa kitap okuma alışkanlığı yaratmak adına önemli bir adım. Çocuk kitapları için elbette ilk akla gelenler klasikler. İnsanlar çocukları için, ilk olarak Pamuk Prenses ve Kırmızı Başlıklı Kız ile başlayan, Jules Verne, Ömer Seyfettin, Charles Dickens’ın kitapları ile devam eden bir seriyi takip ediyorlar. Oysa çocuk edebiyatı da, yetişkin edebiyatı gibi oldukça dinamik ve sürekli yeni yayınlar piyasaya çıkıyor. Artık belirli başlı tüm yayınevlerinin çocuk edebiyatı kategorisi mevcut. Bu konuda başlı başına uzmanlaşan yayınevleri de var; Günışığı Yayınları, Can Yayınları, Doğan ve Egmont Yayınları, 1001 Çiçek Yayınları, Epsilon Yayınları ve Yapı Kredi Yayınları ilk dikkatimi çekenler. 

Son dönemde benim çocuklarımın daha çok ilgisini çekenler ise Saftirik benzeri yarı çizgi yarı metin, sayfalarının dinamik kullanıldığı kitaplar. Bu örneğe baktığımızda, Michael Ende’nin “Momo” isimli romanı ara ara çizim barındırsa da, bir yetişkin kitabı formatında. Yaklaşık 300 sayfalık hikâye, kalınlığı ile çocukları biraz ürkütmekte. Ancak kapak tasarımının etkisi konusunda karar vermekte zorlandım. Çünkü bana, yetişkin algısına daha uyumlu bir kapak gibi görünse de kızım da kapaktan etkilendi. 

“Momo” küçük bir sokak kızının hikâyesini içeriyor. Kızın kökeni ve nereden geldiği hakkında bir bilgimiz yok. Sokak çocuğu olması ise mağdur olduğu anlamına gelmiyor. Hayatından şikâyeti olan bir çocuk değil. Zaten yerleştiği bir antik tiyatro harabesinde, yakın mahallenin insanları ona yeterince destek veriyorlar. Harabelerin arasında küçük bir oda düzenleniyor ve düzenli olarak yemek gönderiliyor. Momo da bu iyilikleri karşılıksız bırakmıyor. Mahallenin çocukları, Momo’nun yanında bulunmaktan ve onunla oyun oynamaktan keyif alıyorlar. Yetişkinleri ise onunla teselli buluyor ve sorunlarına onunla birlikte çözüm üretiyorlar. Momo’nun tek bir yeteneği var. Karşısındaki insanı sabırla ve yeterince dinlemesi. Sırf bu dinleme ile karşındaki insanların huzur bulmalarına, mantıklı düşünebilmelerine ve yaratıcı olabilmelerine yardım ediyor.

Hikâye, güzel bir gecekondu dayanışması ile devam ederken, kentte yaşanan bir gelişme tüm düzeni altüst etmeye başlıyor. Kent gittikçe büyüyor ve insanların günlük yaşamlarında daha az boş zamanları olmaya başlıyor. Ve Momo bu gelişmelerin arkasında Duman Adamların ve onların bağlı olduğu Zaman Tasarruf Şirketinin bulunduğun fark etmesi ile hikâye farklılaşıyor.

“Momo” aslen bir modern zaman eleştirisi. Ancak modern yaşamın insanların yaşam tarzlarını değiştirmesini, bir masal formu ile anlatmaya çalışması romanı oldukça farklılaştırmış. Giderek boş zamanı azalan insanlar mevzusunu, orijinal bir kurgunun içine yerleştirerek anlatmaya çalışıyor. Zamanının merkezi olan Hiçbir Yerde Evi ve onun yönetici Hora Usta çocukların hayal dünyasına hitap etme konusunda oldukça iyi kurgulanmış masal ögeleri. 

Zaman Tasarruf Şirketinin faaliyeti öncesinde sokaklarda oynayan çocukların, ardından yetişkinlerin iş vakitlerine tehdit oluşturmaları nedeni ile çocuk depolarına gönderilmeleri ise aslında modern zamanın eğitim sistemine bir eleştiri. Okullar çocukların eğitilmesi için oluşturulmuş merkezler mi, yoksa kentlerde ve yetişkin insanların arasında ayak bağı olmasın diye tasarlanmış toplama kampları mı? Belki de, hayal güçleri yetişkin olmalarını engelleyen çocukları en kısa ve verimli yoldan yetişkin yapmak için kurulan hayal gücünü yok etme merkezleridir. 

Michael Ende romanı ile bize esas olarak şu soruyu sorduğunu düşünüyorum; Kapitalizm insanın emeğini mi yoksa zamanını mı sömürüyor? Bence Ende’nin, romanda verdiği cevap ikincisi. Çünkü kapitalizmde sömüren kişiler bile zamansızlıktan dert yanıyorlar, çocukları ile yeterince ilgilenemiyorlar ve hatta kazandıkları paraları harcayabilecekleri zaman bulamıyorlar.

Ancak Ende’nin romanında dikkatimi çeken bir nokta daha oldu. Momo’nun arkadaşı, hikâye anlatıcısı Gigi’nin anlattığı bir hikâyede, dünyayı kendi görüşleri doğrultusunda değiştirmek isteyen acımazsız zalim Despot Marksentius Kommunus’dan bahsediliyor. “Marks”, “Kommunus” ve “dünyayı değiştirmek” ifadeleri bir araya gelince insanın aklına tek bir insan geliyor; Karl Marks. Açıkçası bu hikâye parçasındaki tüm unsurlar bu isme işaret ediyor. Dünyayı değiştirmek isterken başka bir dünya kuran ama ne hikmetse kurduğu dünya eskisinden farklı olmayan bir karakter tarif edilmiş. Karl Marks’ın önerdiği yeni dünyanın başarısız olduğu iddia edilebilir ama en azından bir fikir adamı olarak despot ve zalim olarak tanımlanması oldukça ilginç. Bir çocuk kitabında bu tip bir benzetmenin ve hikayeleştirmenin yer alması da bir o kadar ilginç. Ama bu Ende’nin, izm’lerle arası olmayan hümanist bir yanı olduğunu da gösteriyor olabilir. Çünkü hikâyenin içeriğinden, toplumsal sistemlerdeki otoriter yapılarla sorunları olduğunu çıkarmak mümkün.

“Momo” bir çocuk kitabı mı, yoksa yetişkin kitabı mıdır, sorusuna benim verebileceğim yanıt, yetişkinler tarafından çocuklarına okunması gereken bir kitap olduğudur. Bu şekilde her iki yaşam çağına da seslenecektir.

19 Nisan 2018 Perşembe

Hayale İhtiyacı Olan Ülke; Türkiye



Selçuk Şirin’i, bir aralar sosyal medya mecralarında paylaşım akımı oluşturan TED konuşmaları ile tanıdım. Bu tip popüler paylaşımlardan pek etkilenmemekle birlikte, bu paylaşımlar ilgimi çekti ve Selçuk Şirin’i daha fazla tanımaya ve takip etmeye çalıştım. Neticede yurtdışında yaşayan bir akademisyen ve Hürriyet Gazetesinin düzenli bir köşe yazarı olduğunu öğrendim. Çok düzenli olmamakla beraber yazılarını takip ettim.

Selçuk Şirin’de ilk fark ettiğim, berrak bir zihin, objektif gözlem, gerçekçi analiz, analitik değerlendirme ve mantıklı çözüm üretme çabası oldu. Bir akademisyenin sahip olması gereken temel özelliklere sahipti. Özellikle de eğitim konusundaki görüş ve fikirlerinde. Sayıları seven bir akademisyen ve bu sayıları eğip bükmüyor. Sayıların sosyal anlamlarını doğru kavrayarak konuya yaklaşıyor.

Selçuk Şirin’e dair ilk gözlemlerim bu olunca, bir insanı, düşün adamını doğru tanımanın yolunun onun kitabını okumak olduğuna inanan birisi olarak, bir Selçuk Şirin kitabı okumaya karar verdim. Gözüme çarpan ilk kitabı olan “Bir Türkiye Hayali” kitabını edinerek işe başladım.

“Bir Türkiye Hayali” Selçuk Şirin’in ikinci kitabı. Yazarın ilk kitabı “Yol Ayrımındaki Türkiye”. Açıkçası daha önce fark etseydim bu kitabı okuyarak Selçuk Şirin külliyatına başlamak isterdim. Çünkü kitapta yer alan bir çok yazıda, söz konusu konuya, “Yol Ayrımındaki Türkiye” kitabında daha detaylı yer verdiğini belirten ibareler mevcut. Bu durum ister istemez konunun bütünlüğüne ulaşmak adına eksiklik yaratıyor.

Kitap, beş ana bölümden oluşuyor; Toplum Üzerine Sayısal Denemeler, Eğitim Üzerine Sayısal Denemeler, Politika Üzerine Sayısal Denemeler, Kalkınma Üzerine Sayısal Denemeler, Çare Biziz.

ABD’de yaşayan bir davranış bilimci ve gelişim psikolojisi uzmanının, Türkiye üzerine bu kadar sayısal veriye sahip olması, bunlar üzerinde düşünmesi ve yorum üretmesi ilginç. Yazılarından da fark edileceği üzere Selçuk Şirin beyin göçü yapmış sayılacak akademisyenlerden değil. Sanki gövdesi yurtdışında ama beyni buralarda kalmış gibi bir görüntüsü var. Kitapta birkaç yerde, güne Türkiye gazetelerini ve Türkçe sosyal medya mecralarını takip ederek başladığını söylüyor. Ayrıca ülkeye düzenli aralıklarla geliş gidiş yapıyor ve Türkiye’deki birçok üniversite öğrencisine tez ve proje danışmanlığı yapıyor. Tüm bu nedenlerle, söylediklerine gaipten gelen sesler olarak bakmak mümkün değil.

Ot Dergisinin Nisan Ayı sayısında, derginin demirbaş yazarlarından Dücane Cündioğlu, bir insanın kendisini tanıması için bir miktar kendisi dışına çıkıp, kendisine dışarıdan bakması gerektiğini söylüyordu. Bu durum insanın ülkesini değerlendirmesi açısından da böyledir. Türk toplumu, kendisine ve ülkesine çok fazla içeriden bakan bir toplum. Rahmetli çetin Altan’ın söylediği gibi bizler “Türk’e Türk propagandası” yapmayı seviyoruz. Bu nedenle Selçuk Şirin gibi, evrensel değerlerle temas etmiş ve kendi toplumuna dışarıdan bakıp, bozuklukları ve eksiklikleri tespit edebilen kişileri önemsiyorum. Elbette ülke dışına çıkmak tek başına bir kriter değil. Bunu yapıp, ülkeye daha kapalı bakış açısı ile dönen çok fazla insanlara rastlamak da mümkün.

Kitaba dönecek olursak, Selçuk Şirin’in Türkiye’ye üç temel çözüm önerisi var; Hukukun üstünlüğü, temel özgürlükler ve beceri bazlı eğitim. Bunların Türkiye’de neden ve nasıl eksik olduğunu da örnekleri ile açıklamaya çalışıyor. Türkiye özellikle son 10 yılda adalet, özgürlükler ve eğitim konusunda hızla geri giden bir ülke. Bundaki temel neden etken ise ülkenin, dünyadaki gelişmelerden kopan, kendi içine kapanan, kendi ideolojisini önemseyen bir topluluğun yarattığı bir türbülansa girmiş olması.

Selçuk Şirin’in de bahsettiği gibi, Türkiye aslında belirli yönlerde gelişim gösteriyor. Devlet büyüyor, fiziksel kapasite artıyor, altyapı yatırımları hızlanıyor. Ama bunlar sosyal ve toplumsal yönlerle desteklenmiyor. Örneğin okul sayısı hızla artıyor, eğitime ayrılan bütçe payı yükseliyor ama bu eğitimde bir başarıyı beraberinde getirmiyor. Uluslararası değerlendirme sınavlarında (PISA) Türk öğrencileri okuduklarını anlama hususlarında dahi oldukça geride kalıyorlar. Bu da bize gelişmenin, sadece bina yapmak, yol yapmakla eşdeğer olmadığını ispatlıyor. İyi bir eğitim politikası geliştirebiliyor muyuz, müfredatı bilimsel gerçeklerle belirleyebiliyor muyuz, iyi öğretmen yetiştirebiliyor muyuz? Bu girdiler, eğitim için yeni bina girdisinden daha değerli.

Selçuk Şirin’in, Suriyelilerin özellikle çocuk Suriyelilerin uyum süreci değerlendirmesi, toplum ve ahlakla ilgili yorumları, “Trump neden başkan oldu” sorusuna verdiği cevaplar, sosyal medyanın siyasete etkisi üzerine verdiği bilgiler, 4. Sanayi devrimi, hayal ve icat üzerine kurduğu tezler okunmaya değer. “Ahmet Ümit Ekonomisi” ve “Haccın Fıtratı” başlıklı yazıları ise farklı bakış açıları ile oldukça keyif verici.

Gazete yazılarının toplandığı bir kitabı okumak bazı insanlara çok mantıklı gelmeyebilir. Ama söz konusu yazılar, anlık durumları değil de, geçmişi ve geleceği ile süreçleri anlamaya, yorumlamaya çalışan yazılar ise, bunların kitaplaşması, daha kalıcı bir esere dönüşmesine neden olur. Selçuk Şirin kitabını tasarlarken, yazıları oldukça mantıklı konu başlıkları üzerinden ayırmış ve bu nedenle yazılar kitapta birbirinden kopuk gazete köşe yazıları gibi durmuyor. Bir yazıdan diğerine geçtiğinizde, konular arasında kolaylıkla bağlantı kurabiliyorsunuz.

Galiba günümüzde bilgiden daha değerli olan şey bakış açısı. Güneş altındaki bir direğe, güneşte kalan cephesinden de bakabilirsiniz, gölgede kalan yönünden de. Bir taraftan bakınca direk size karanlık, diğer tarafından aydınlık gelecektir. Galiba en doğru bakış açısı, olayın her iki tarafını da deneyimleyebilmektir. Türkiye gittikçe dar bakış açıları altında boğulan bir ülkeye dönüşüyor ve Selçuk Şirin gibi geniş bakış açılı insanlara daha fazla ihtiyacımız var.

17 Nisan 2018 Salı

20. Yüzyılın Üçüncü Seçeneği; Mülksüzler


1974 yılında Urras nasıl bir yerdi? A-İo ülkesi, Thu ülkesi, Benbili ülkesi neyi temsil ediyordu? Ursula K. LeGuin’in “Mülksüzler”ini anlamamız için, 1. Dünya savaşı sonrasından, 1968 gençliğine uzanan gelişmeleri kısaca bir gözden geçirmemiz gerekiyor.

1. Paylaşım savaşı olarak da görülebilecek Birinci Dünya Savaşı, dünya üzerindeki büyük imparatorluklara son verdi. Yeni düzenle, İktidar sistemlerinde soy kökenlilik anlamını yitirdi ve sınıf kökenliliği öne çıkmaya başladı. Böylece sermayenin rejimi olan kapitalizm ile emekçi sınıfın rejimi olan sosyalizm iki başat aktör olarak dünya sahnesinde tam olarak yerini aldı. Ancak 20. Yüzyılın başı itibari ile kapitalizmin en az 100 yıllık tecrübesi varken, sosyalizm yeni emeklemeye başlamış bir sistemdi. 20. Yüzyılın tamamı dünya açısından bu iki sistemin rekabeti ve kavgası ile geçti.

Kapitalizm, yüzyılın ikinci çeyreğinin başında, 1929 yılında dünya tarihindeki en büyük ekonomik krizi yaşadı. Büyük buhran o kadar etkili oldu ki, Avrupa başta olmak üzere kapitalist ülkelerin birçoğunun başında diktatörler türemeye başladı. Almanya’da Hitler, İtalya’da Musolini, İspanya’da Franco, Portekiz’de Salazar uzun süreli faşist diktatörlüklere dönüştü. Bunda kapitalizmin girdiği ekonomik bunalım kadar, kapitalizm içindeki paylaşım dengesizliğinin de etkisi vardı. Tüm bu gelişmeler ikinci dünya savaşının yolunu döşedi. İkinci Dünya Savaşının sonuna kadar, sosyalizm ve en önde gözüken reel uygulaması Rusya dünya sahnesinde yeterince etkisini gösterememişti. En büyük yansıması, Amerika ve Avrupa aydınları ve entelijansiyası üzerindeki romantik etkisi oldu.

İkinci Dünya Savaşı, faşist diktatörlüklerin yenilgisi ile sonuçlansa da, gerçek sonucunun sosyalizmin bir devlet gücü ile dünya sahnesine çıkması olduğunu söylemek mümkün. Gerçek anlamda iki kutuplu bir dünya oluştu ve iki kutup arasındaki esas rekabet, dünya üzerindeki bölgeler hâkimiyeti ve silah yarışı şeklinde kendisini gösterdi. Silahlanmanın simgesi ise ikinci dünya savaşını bitiren nükleer bombalar oldu. Dünya 30 yıl içinde nükleer bombalar ve füzelerle doldu. Kapitalizm ve sosyalizm arasındaki rekabet ise sınıf rekabetinden çıkıp, bölgesel hakimiyet yarışına dönüştü. Bunun en büyük yansıması ise, üçüncü dünya ülkelerinde yaşanan direnişçi gruplarla, ülkenin diktatörleri arasında yaşanan çatışmalardı. Kapitalist sistem, üçüncü dünya ülkelerinde diktatörleri desteklerken, sosyalist sistem direnişçi grupları destekliyordu. Zaman zaman yaşanan devrimlerde ise tablo tersine dönüyor ve sosyalist otoriter yapılarla, kapitalist cephe tarafından desteklenen militer güçler çatışıyordu.

Kapitalizmin yüzündeki sevimli boyalar, 1929 buhranından itibaren iyiden iyiye dökülmeye başlamıştı, ancak sosyalizmin sempatisini esas kaybettiren, Avrupa’nın doğusunda kurduğu “Demirperde Sistemi” oldu. Bu sistemi tescilleyen hareket ise 1968 yılındaki Prag Baharı’nın Sovyet tankları ise sonlandırılmasıydı. Sosyalizm, bu gelişme ile Amerika ve Avrupa’daki gençler, aydınlar ve entelijansiya üzerindeki sempatisini ve desteğini de kaybetmeye başladı.

Tüm bu gelişmeler, özellikle 1960’ların başlarından itibaren Amerika ve Avrupa’da gençler üzerinde yeni bir akımın oluşmasına neden oldu. Tüm gerçekliği güç ve para olan kapitalist sistem ile, giderek gücün diğer kutbunu oluşturan sosyalizm arasında sıkışan yeni genç akım üçüncü bir seçeneği yaratmanın yollarını döşemeye başladı. Bu üçüncü yolun köşe başları ise otorite karşıtlığı, silahsızlanma, çevrecilik, cinsel devrim, kastlaşmış toplum yapısı ve kalıplaşmış insan üretmeye odaklı sistem mekanizmalarının yıkılması oldu. Bu kuşağa, farklı süreçler içinde farklı isimler verildi; Beat kuşağı çocukları, çiçek çocuklar ve 68 kuşağı.

Biraz uzun bir giriş olmakla beraber, “Mülksüzler”in bu kuşağın edebiyata yansımış hali olduğunu söylemek mümkün. Her ne kadar bir bilim-kurgu kitabı gibi gözükse de, “Mülksüzler” ayakları fazlası ile dünyaya basan bir roman.

Her ne kadar romanda Arz olarak anlatılan bizim dünyamız, romanın geçtiği Urras ve Anarres gezegenlerine 11 ışık yılı uzakta olsa da, aslında Urras dünyamızın kısa bir özeti durumunda, özellikle de 20. Yüzyılın ikinci yarısının.

Ursula K. LeGuin’in esas peşinde koştuğu şey ise üçüncü seçenek. İşte bu üçüncü seçeneği Anarres’te yaratmaya çalışmış. 170 yıl önce mülkiyetçi ve otoriter iki cepheye ayrılmış Urras’tan ayrılan Odocu bir grup, Anarres gezegeninin uydusu ya da ikizi olan başka bir gezegeni kendilerini mesken edinmiş ve anarşist bir topluluk kurmaya çalışmışlar. Romanın kahramanı Shevek, işte bu toplumun içinde yetişen bir fizikçi ve hikaye onun, 170 yıldır aralarında mal ticareti dışında bir temas olmayan iki gezegen arasındaki geçişini anlatıyor.

Ursula K. Leguin’in bu eserini benzersiz ve özel kılan şey, üçüncü bir seçenek yaratmaya çalışırken kolaycılığa kaçmaması. Mülkiyet ve otoriteden kaçınan bir toplumun huzur ve refaha kavuşmasının kolay olmayacağını da göstermeye çalışması. Anarres, Urras’a göre oldukça kurak, çorak, verimsiz bir coğrafyaya sahip. Yağmurların ve su kaynaklarının yetersiz olması kadar, kendine ait bir doğal ekolojisi olmayan, bitki ve hayvan çeşitliliği barındırmayan bir yer. Ama buna karşın Odocu topluluk, topluluğun temel felsefesi olan dayanışma, fedakârlık ve cefakarlık ile ayakta kalmaya çalışıyor. Shevek’in Urras’a yaptığı ziyarette gözlemlediğimiz üzere, Urras, bizim dünyamızla benzer özelliklere sahip. Doğal kaynakları ve tabiatı ile bir cennet. Ama cennette yaşayanlar orayı cehenneme çevirmeye çalışırken, cehenneme yaşayanlar cenneti inşa etmeye çalışıyorlar.

Anarşizmin, kökleri toplumda oldukça derinlere uzanan mülkiyetçi ve otoriter düzenlere karşı nasıl bir sistem kurabileceğinin cevaplarını üretmeye çalışmış Ursula K. Leguin. Bence bunda da başarılı olmuş ama bu başarının gezegenlerinden hiçbir şey almadan uzaklaşan bir grup tarafından sağlandığını da unutmamak gerekir. Hikayede, Urras’ta kalan Odocuların hala iki cephe arasında sıkışıp kaldıklarını kolaylıkla gözlemleyebiliyoruz.

Romanın zihnimde yarattığı birçok soru oldu ama en önemlisi bence şuydu; Shevek neden sınıfsız ama otoriter, bürokratik Thun ülkesine değil de, mülkiyetçi A-İo ülkesine gitti? Neden Urras’ı oradan tanımaya başladı. Romanda, bir fizikçi olarak, A-İo’lu fizikçilerle bir süredir temas halinde olduğunu görüyoruz. Ama kendi dünyamızla paralellik kurarsak Sovyet düzeninin yansıması olan Thun ülkesinde de önemli fizikçilerin olması ve Shevek’in onlarla da temas halinde olması gerekirdi. Dolayısı ile Urras’a gitmeyi tercih ederken rotasını Thun’a da çevirebilirdi. Büyük olasılıkla bu sorunun cevabı, Ursula K. LeGuin’in, romanı yazarken, kendisi hangi coğrafyada yer alıyorsa, ana karakterini de o coğrafyalarda gezdirmesi gerektiğine karar vermesindedir. Ursula K. LeGuin bir üçüncü seçenek arayışcısı ama bu arayışı mülkiyetçi bir coğrafyada yapıyor. Üçüncü seçeneği yaratmayı başarmış toplumun temsilcisi olan ana karakterini, Urras’a geleceği zaman kendi coğrafyalarına taşımanın daha doğru bir tercih olacağına karar vermiş olmalı.

“Mülksüzler” dünyanın önemli bir döneminde, önemli bir kavşak noktası. Zamanın getirdiklerinin, bu kavşak noktasının önerdikleri ile kesişmemesi, o önerileri önemsiz kılmaz. Bugün dünya iki kutuplu değil ama mülkiyetçi ve otoriter özelliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Günün birinde insan zihninde yeni arayışlar filizlenecek ve eminim ki “Mülksüzler” o filizlenen fikirlerin ilk gübresi olacak.

10 Nisan 2018 Salı

Baba, Oğul ve Şarap; Üzümün Kardeşliği




Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanının değerlendirme yazısını yazarken şöyle bir ifade kullanmıştım; “Bir zamanlar babasının otoritesi altında kalmış her erkek çocuk, babasının yaşlanma dönemi sürecinde bu akışı yaşar. O dağ gibi babanın giderek çocuklaşması ve gün gün erimesi iç yakıcı bir süreçtir. Bu süreci az ya da çok kendisinin de yaşayacağını bilen erkek çocuk açısından bu durum aynı zamanda bir gözdağıdır.”

John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanını okuduğumda da benzer şeyler geçti aklımdan. Yine babasından başka bir memlekette yaşayan bir yazar, yine hayatının son demlerini yaşayan ve eski konforlu, şaşalı günlerinin hayalini kurarak, alışkanlıklarını terk etmekte direnen bir baba figürü var karşımızda. Ama elbette hikâye kurguları, dilleri, işleyişleri çok farklı iki eser. Ama ölüme yaklaşan baba ve o tükenişi hüzünle seyretmek zorunda kalan orta yaşlı oğul figürü sabit.

John Fante’yi bir arkadaşımın ısrarlı önerisi ile okuma listeme ekledim. “Bukowski seviyorsan, bunu da okumalısın” demişti. İşin garip tarafı şu ki, ben Charles Bukowski’nin “Ekmek Arası” romanını okumuş ve çok fazla keyif almamıştım. “Kaybedenler” edebiyatı pek bana göre değildi zannedersem. Ama yine de John Fante ismi ve Bukowski’nin “John Fante benim Tanrımdı” sözü merakımı celbetti. Üzerinde çok fazla araştırma yapmadan “Üzümün Kardeşliği” romanını temin ettim.

John Fante, Amerika’da İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu ve “Üzümün Kardeşliği” de bu arka plan üzerine kurulmuş. Taş Ustası İtalyan göçmeni bir babanın oğlu olan yazar Henry’nin, babası ile annesinin boşanacağı haberi üzerine yaşadıkları kasabaya gelişi ve babasının, yapacağı son bir taş işçiliği için ondan yardım istemesi üzerine ilerliyor hikâye. Ama elbette, Henry’nin çocukluğundan itibaren babasıyla yaşadığı tüm çekişmeler, geçmişe dönük olarak işleniyor.

John Fante’yi özel kılan, gerçekten İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu olması ve kendi hayat çizgisi üzerinden romanlarını kurgulamasından çok, romanlarındaki çekincesiz, filtresiz, hayatın tüm pisliklerine temas eden dili ve anlatımı.  Diyalogların tamamı insanın midesini kaldıracak kadar gerçek ve insanların tüm kusurları cam gibi ortada.

Kitabın ana çizgisi baba ve oğul hikâyesi gözükse de, arka planda kitaba derinlik katan unsurlar oldukça fazla. İtalyan göçmenlerin Amerika’da kendi yaşam tarzlarını koruma gayreti, İtalyan göçmenlere göre daha yerli sayılan diğer Amerikalıların İtalyanlara gösterdiği tepki, bunun yazar Henry’nin evliliğine yansıyışı, göçmen ailelerin ikinci kuşağının savruluşu gibi etkileri hikayelerin detayında görmek mümkün.

Kitabı okudukça ve benzerliklerin üzerinde durdukça, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanı ile John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanındaki anne karakterlerinin benzerliği de gözüme çarpmaya başladı.. Ailenin en silik, etkisiz elemanı gibi görünürken, aslında tüm aileyi bir arada tutan yapıştırıcı olduğunu fark ediyorsunuz hikayenin sonuna doğru. Anne ve baba ilişkisindeki, erkek kadın pozisyonlarına bakıldığında da büyük benzerlikler var. Erkek hep başını alıp giden, geceyi nerede geçirdiği bilinmeyen roldeyken, kadın evin her şart ve koşuldaki sabit elemanı pozisyonunda. Kadınların dindarlığı ve batıllığı ise başka bir konu. Bu benzerliğin bana şunu düşündürdüğünü söyleyebilirim. Eğer dinler icat edildi iseler, onu icad eden kesinlikle kadınlardı. Erkekler sonradan dinin siyasal etkilerini fark edip sahiplendiler. Ama ilk günden beri kadınların dinin siyasal gücü ile ilişkileri olmadı. Onlar dinlerinin en saf inanıcıları pozisyonunda oldular hep.  

Değerlendirmemin başından beridir, “Üzümün Kardeşliği” romanının, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar yasına Gider” romanını ile karşılaştırmamın yanlış bir anlamaya vesile olmasını istemem. Konu ve pozisyonlar oldukça evrensel. Yaşamının sonuna gelmiş bir baba ve onun orta yaşlı oğlu ilişkisi de, geleneksel ailelerdeki baba ve anne rolleri dünyanın her yerinde kolaylıkla rastlanabilecek ilişki ve pozisyonlar. Hele ki Akdenizlilik üzerine ortak noktaları olan İtalyan ve Türk ailelerinde bu benzerliğe rastlamak garip değil.

Yazar Henry’nin Dostoyevski’ye olan hayranlığı, romandaki sahneleri süsleyen İtalyan yemekleri, yetmişlerin ortasındaki babanın hala devam eden çapkınlık maceraları, hemen hemen her sahnede kendine yer bulan şarap şişeleri ve özellikle yaşlı insanların sohbetleri romanı oldukça keyifli kılıyor. Ortak noktaları şarap olan yaşlı insanları tanımlamak adına romanın adının “Üzümün Kardeşliği” olarak seçilmesi de gayet yerinde bir tercih olmuş.

Kitabı okumadan önce, John Fante hakkında yaptığım kısa incelemede, en rağbet gören eserinin “Toza Sor” olduğunu öğrendim. Hatta Bukowski’nin Fante’yi keşfettiği kitabı da oymuş. Gözlem gücü yüksek ve gerçekle bağları bu kadar sıkı olan bir yazarın baş eserini okumamak eksiklik olacak açıkçası. Bu nedenle 2018’de yeni bir John Fante eseri beni bekliyor anlaşılan.

Son olarak Bukowski ve Fante arasında bir karşılaştırma yapacak olursam şunu söyleyebilirim; Eğer Fante, romanında babayı başkarakter ve anlatıcı olarak seçseydi, onun tarzının da Bukowski’yle benzer olduğunu söyleyebilirdim. O zaman tam bir “kaybeden” romanı olurdu. Ama Fante’nin başkarakteri ve anlatıcısı oğul yazar, her ne kadar zaman zaman babasının sapkınlığına kayış gösterse de, kesinlikle daha dengeli ve dünya ile bağlarını korumaya özen gösteriyor. Bu anlamıyla bu esere bir “kaybeden edebiyatı” demek zor. Bukowski’nin bu kitabı okurken gözünün ve yüreğinin taş ustası babadan yana olduğuna ise kuşkum yok.

31 Mart 2018 Cumartesi

Her Bibliyofilin Hayali; Kağıt Ev



Bir kitap, kitabı bu kadar merkezine alabilir. Düşünün, kitabın ilk satırında bir karakter, bir kitapçıdan bir şiir kitabı alıyor ve henüz ikinci şiirini okurken bir arabanın altında kalarak ölüyor. Kitabın ilk çarpıcı cümlesi de ardından geliyor; "Kitaplar insanın kaderini değiştirir."


"Kağıt Ev" Carlos Maria Dominguez'in Türkçe'ye çevrilen ilk kitabı. Yazar kitabı ilk olarak 2002 yılında yayınlamış. Jaguar Yayınları ise kitabı 2017 yılında Türkçeye çevirmiş. Diğer yayınevlerinin gözünden kaçan bu eseri Türk okuruna kazandıran Jaguar Yayınlarına teşekkür etmek gerekiyor. Başarılı bir keşif ve cesaret verici bir girişimde bulunduklarına şüphe yok. “Kağıt Ev”in, kitabın yazarının kaçıncı roman ya da hikâye kitabı olduğunu bilmiyorum. Ama zannedersem kendisi daha çok eleştiri türünde eserler veriyor. Dominguez, isminden de anlaşılacağı üzere Latin Amerikalı, Arjantinli bir yazar. 

Kitap, Latin Amerika edebiyatının derinliğini yansıtıyor. Hikâyedeki 18 bin, 20 bin kitabı olan koleksiyonerler bu edebiyatın etkisinin uzantısı. Kitabın başkarakterlerinden birisi olan bir koleksiyonerin, kütüphanesindeki kitapları düzenlerken, birbirleri ile tartışmalı ve kavgalı yazarların eserlerini yan yana koymama çabasında ismi geçen yazarları gördükçe, Latin Amerika edebiyatının zenginliğini bir kez daha fark ediyorsunuz.

Belki de kitabın temel sorusu şu; Kitaplar insanın yaşamını ne kadar değiştirebilir? Bu sorunun cevabını kitapta ararken, evdeki kitapları nemlenmesin diye yıllarca soğuk su ile yıkanan bibliyofilleri görünce büyük ihtimalle kitapseverliğin uzanabileceği noktaları görüp şaşıracaksınız.

Yine hikâye, birçok okurun kendi kendine sorduğu ve cevap üretmekte zorlandığı soruları tekrarlıyor ve kendince yanıtlar üretiyor; “Sadece çok uzak bir gelecekte bana faydası olacak kitapları, genel okuma çizgimin dışında kalanları ve bir kez okuyup da bir daha yıllar boyu, belki de hiçbir zaman kapağını bile açmayacaklarımı neden evde tuttuğumu defalarca sordum kendime”… Cevap ise ardından geliyor; “Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur. Kitaplar, sanki asla geri dönemeyeceğimiz bir anın tanıkları gibi, bir ihtiyaç ve unutkanlık anlaşmasıyla tutunurlar insana”

Kitap bir novella, yani uzun hikâye türünde. Bir oturuşta okunup bitirilebilecek kısalıkta ve akışkanlıkta bir eser. Hikâye çok fazla dallanıp budaklanmıyor. Kısaca, hikâyenin başında ölümüne tanık olduğumuz bir Cambridge Üniversitesi, Hispanik Diller bölümü öğretim üyesi Bluma Lennon’un ve onun ölmeden önce, Monterrey’de bir konferansta tanıştığı bir kitap koleksiyoneri arasındaki gizemli ilişkiyi takip ediyoruz. Ama hikâyede her iki karakter de sahne önünde değiller, sadece gölgelerini takip ediyoruz. Onların hikâyelerini, üniversitede Bluma Lennon’un yerini alan başka bir öğretim üyesi anlatıyor. Anlatıcı, hikâyeyi elde etmek için Latin Amerika’ya yaptığı ziyaret ile kitap koleksiyoneri Carlos Brauer’in peşinden gitmeye çalışıyor. Son vardığı yer ise kitaplarla inşa edilmiş ve ardından yıkılmış bir ev oluyor.

Öğretim üyesi ile koleksiyonerin gizemli ilişkisi yeterince açığa çıkmasa dahi, kitabın bir insanın yaşamında ve ilişkilerinde ne kadar belirleyici olabileceğine tanık oluyoruz. Hikâye boyunca, Latin Amerika edebiyatının derin sularında yüzdüğünü hissetmek de oldukça ferahlatıcı.

Kitapla ilgili tek itirazımın kapağına yönelik olduğunu söyleyebilirim. Kitaplarla inşa edilen bir evi, plastik bir kulübe ile yansıtmaya çalışmak, bence kitaba yakışmamış. Kitabın yabancı baskılarının kapaklarını incelediğimde çok daha iyi kapak tercihleri ile karşılaştığımı söyleyebilirim. Ancak, kitabı okuduktan sonra gözüme çarpan bir bilgi bu eleştiride bir adım geri adım atmama neden oldu. Kitabın kapak tasarımının, kitabın girişinde, örneğine az rastlanır şekilde, yayınevinin kitabı ithaf ettiği Cem Ersavcı tarafından yapıldığını öğrendim. Kitabı okumaya başlarken, kitabı birilerine ithaf etme hakkı genellikle yazara aitken, yayınevinin böyle biri girişimde bulunması garibime gitmişti. Ama acı gerçeği sonradan öğrenmiş oldum. 

Kitabın orijinal ismi "La Casa De Papel". Ekşi sözlükte “Kağıt Ev”i araştırırken, beni "La Casa De Papel" başlığına yönlendirdi. Bu başlık altındaki ilk yorumlar kitaptan bahsederken, bir süre sonra bir diziye yönelik yorumlar yoğunlaşmaya ve baskın hale gelmeye başladı. Böylece kitaptan bağımsız bir şekilde, bu isim sahip bir de dizi olduğu öğrenince, bu İspanyol dizisini izleme merakı edindim. Açıkçası bu güzel kitap beni bir de güzel dizi ile tanıştırdı. Kitaba bu nedenle de ayrıca şükran duyuyorum.

15 Mart 2018 Perşembe

Devrik Bir Prensesin Gönlüne Düşen; "Ağaçkakan"




Okuduğunuz bir kitapta, sık sık ana konudan sapıp farklı yönlere gittiğinizi ve ana yörüngeye dönmekte zorlandığınızı hissettiğinizde kitaptan yorulmaya başlayabilirsiniz. Ama saptığınız her bir yön başlı başına bir verimli arazi ise kitaba bakışınız değişir. Tom Robbins’in kitapları biraz bu özellikte kitaplardandır. Sık sık ana güzergâhtan saparsınız, ama ana hikâyeden kopmak size hiç de sıkıcı gelmeyebilir. Aslında romanı hikâyeden ayıran temel özelliğin bu olduğu da söylenebilir. Roman dallanıp budaklanan bir ağaçtır. Bazen ucu sadece gökyüzüne açılan bir ince dalı takip eder ama bir süre sonra ana gövdeye dönersiniz. Hikâye ise yapısının çoğu gövdeden oluşan ve çok fazla dallanıp budaklanmamış olan bir fidandır.

Tom Robbins’ten, yıllar önce okuduğum “Parfümün Dansı” ve henüz yeni bitirdiğim “Ağaçkakan” kitaplarından edindiğim izlenim çok zeki ve yaratıcı bir yazar olduğu. Zekiliği sadece hikâyenin parlaklığından kaynaklanmıyor. Kelimeler ve cümleler de zekâsını çok iyi yansıtıyor. Zeki bir yazarı, hele bir de mizahi bir dile sahip ise okumak büyük bir keyif. Ama bu keyfin, kolay bir okumadan kaynaklandığı da söylenemez. Aynen, bisiklet sürmeyi, dört işlemi yapmayı öğrendikten sonra alınan bir keyif gibi bir şey. İmkânsız ve aşılamayacağı düşünülen bir eşiği aştıktan sonra alınan bir tattan bahsediyorum.

Tom Robbins uzun süre ara verdiğim yazarlardan oldu. “Parfümün Dansı”nı ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum bile. Kitabın Türkiye’de ilk basımı 1995’de olmuş. Romanı ilk yayınlandığı yıllarda da okumuş olabilirim, 2000’li yılların başlarında da. Ancak şu anda kitaplığımda bulunmadığına göre, 1995-1999 aralığında İstanbul’daki öğrencilik yıllarında okumuş olma olasılığım daha yüksek gibi görünüyor. Çok klişe bir ifade olsa da tekrarlamaktan çekinmeyeceğim üzere, son derece inanılmaz keyifli bir romandı. O günden beridir, okuduğum ve en beğendiğim romanlar listesinin ilk başlarına “Parfümün Dansı”nı eklemişimdir. Yakın bir zamanda bir sohbet esnasında bir kez daha bu romanın adı geçtiğinde zihnime birkaç soru takıldı durdu; Benim bu kadar çok beğendiğim bir romanın yazarı başka güzel eserler vermiş olmaz mı? Neden yazarın diğer kitaplarını okumak konusunda bu kadar eksik kaldım? Bu soruların ardından Tom Robbins’in yeni bir kitabını okuma listeme eklemem kaçınılmaz oldu ve “Ağaçkakan”ı bu sebeple okumaya başladım.

Tom Robbins, romanlarını belirli imgeler üzerine kuruyor. Ağaçkakan’da öne çıkan imgeler kızıl saç, piramitler ve ay. Romada, güneş insanları ve ay insanları gibi ayrımlar geliştiriyor ve kızıl saçlıların dünya üzerindeki gizli görevlerine odaklanıyor. Roman, kitabın arka sayfasındaki tanıtım yazısından da anlaşılacağı üzere bir aşk romanı. Ama Tom Robbins’in sıradan bir aşk romanı yazması beklenemezdi elbette. Romanın ana karakterleri, devrik bir kralın, kendisini hala prenses kabul eden kızı ile bir kanun kaçağı. Devrik kral ve eşinin ABD’de, Seattle’daki evleri ve onların düzenli olarak CIA tarafından takibi başlı başına ilgi çekici bir hikâye aslen. Ancak cinsel bağımlılık problemi olan prensesin ergenlik dönemi gelişimi, erkeklerle ilişkisi ve ardından olgunlaşma girişimlerinin neticesinde bir kanun kaçağının felsefi rüzgârına kapılması elbette romanın en baskın hikâyesini oluşturuyor.

Ağaçkakan lakaplı kanun kaçağı, her bir diyalogunda, dünyayı yeniden yorumluyor. Kanun kaçakçılığını ifade edişi de bunu açıklıyor; “Kanun kaçakları, hayatın süpermarketindeki konserve açacaklarıdır”. Ama belki de daha derin bir tarifi şu olabilir; “Kanun kaçakları toplumun üyesi değildir. Fakat toplum için önemli olabilirler. Şairler rüyalarımızı hatırlar, kanun kaçakları onları oynar.”

Prenses Leigh-Cheri’nin kanun kaçağı ile, kendi konumunun ona dünyevi bir sorumluluk yüklediğini fark ettiği bir zaman diliminde karşılaşıyor. Bu zamanlamanın, aşk ateşinin alevlenmesinde etkili olduğu bir gerçek. Ama romanın zaman zaman erotik, hatta pornografik öğelerinin de bu aşk ateşine kucak dolusu odun taşıdığı da başka bir gerçek.

Romanın üzerine yoğunlaştığı nesnelerden birisi, bir  Camel sigarası paketi. Prensesin, cezaevine düşen sevgilisi ile aynı şartlarda yaşamaya çalışarak, kendisini bir çatı katı odasına kilitlediğinde tüm dikkati bu sigara paketine odaklanıyor. Ve biz okurlar da, bir sigara paketinden ne anlamlar üretilebileceğine hayretler içinde tanık oluyoruz.

Ayrıca sigara kullanmayan ve kullanılmasından çok hoşlanmayan birisi olarak, romanda sigara içmeye oldukça ikna edici bir metne rastladığımı söyleyebilirim; “Dört elementten üçü tüm yaratıklar tarafından paylaşılır ama ateş yalnızca insanoğluna bağışlanmış bir hediyedir. Ateşe, canımız o anda yanmadan en çok sigara içerek yakın olabiliriz. Sigara içen herkes, tanrıların ateşini çalıp evine götüren Prometheus’un cisimleşmiş halidir. Güneşin gücünü elde etmek, cehennemi etkisi kılmak, o ilk kıvılcımla özdeşleşmek, yanardağın iliğini emmek için sigara içeriz. Peşinde olduğumuz tütün değil, ateştir. Sigara içerken bir çeşit ateş dansını, yıldırım kadar eski bir ritüeli icra ederiz”

Ama Tom Robbins, bu güçlü ikna edici metnin panzehirini de yine kendisi geliştiriyor; “Sigara içen kişinin akciğeri, ateş tanrısına kurban edilmiş çıplak bir bakiredir.”

Kitap okumak emek ve çaba ister. Beyin hücrelerinin alınteri dökmesi gerekir. Tom Robbins’in romanları bu çabayı talep eden romanlardan. Bir miktar zorlanmayı göze almak gerekiyor. Ama pedala birkaç kez basıp, gidonu doğru tutmaya başladıktan sonra, bisiklet sürmeyi öğrenmenin keyfine benzer bir keyif alacağınızdan şüpheniz olmasın.

5 Mart 2018 Pazartesi

Sardalye Sokağı'nda Tatlı Perşembe



Ot Dergisi’nin Aralık sayısında, Vedat Özdemiroğlu’nun sayfasını okurken ismine rastladım, John Steinbeck’in Tatlı Perşembe”sine. Vedat Özdemiroğlu, ustası Tekin Aral’ın bir gün kendisine bu kitabı okuyup okumadığını sorduğunu, kendisinin okumadığını söylemesinin ardından, Aral’ın “büyük eksiklik” diye cevapladığını söylüyordu. Bu sohbetten oldukça uzun bir zaman sonra, yakın bir tarihte okuduğu bu kitap için, Tekin Aral’ın ne kadar haklı olduğunu dile getiren ifadelerle tamamlıyordu pasajını.

Bu okuma üzerine küçük not defterime kitabın adını ekledim ve ocak ayı sipariş listemde de yer verdim. Kitap elime geçtikten bir buçuk ay sonrada okuma fırsatı buldum.

“Tatlı Perşembe”yi okumaya başladığımda, kitabın aslında üçlü bir serinin son kitabı olduğunu fark ettim. Çünkü kitabın ilk iki bölümü bağlantı cümleleri ile doluydu. Bir an, acaba yarıda bırakıp ilk iki kitabı okuduktan sonra mı devam edeyim, diye düşündüm. Ama bir bölüm daha okuyunca, kitabın her ne kadar üçlü serinin bir parçası da olsa, kendi içinde bağımsız bir hikâye olduğunu fark ettim ve yoluma devam ettim. Roman, Steinbeck’in “Sardalya Sokağı” ve “Yukarı Mahalle” romanları ile birlikte üçlü bir seri oluşturuyor. “Tatlı Perşembe” serinin üçüncü kitabı. Ancak bu kez, II. Dünya Savaşı’nın sonrasını komu ediniyor ve doğal olarak ilk iki romanın karakterlerinde ciddi bir değişim yaşanıyor. Kitabın ilk iki bölümü de bu değişimleri yansıtıyor ve geçmişle bağlar kurmaya çalışıyor.

“Tatlı Perşembe” geniş anlamda bir ilçe, ama dar anlamda bir mahallenin hikâyesi. Bir kenar mahallesi sayılabilecek Sardalye Sokağı, hikâyenin ana mekânı olmaya devam ediyor. Sokağın hikâyeye konu olan esas noktaları ise, Flophouse isimli döküntü ve ucuz bir otel, Bear Flag isimli bir genelev, “Batı Biyoloji” isimli ve aynı zamanda başkaraktere ev sahipliği de yapan bir laboratuar, La İda Kafe isimli bir cafe, restoran ile diğer başkaraktere ev sahipliği yapan bir eski buhar kazanı. Genellikle işsiz güçsüz ya da düşük vasıflı işlerde çalışan karakterlerden oluşan hikâye ekibi, bir yanı ile eski Yeşilçam filmlerindeki fakir kızın evlenmesi için ortak bir çabanın içine giren, mutlu mesut kenar mahalle filmlerinin karakterlerini andırıyor. İnsancıllığın, samimiyetin, dayanışmanın, yardımlaşmanın ama diğer yanı çaresizliğin, imkânsızlığın sarıp sarmaladığı sıcak bir atmosfere sahip roman.

Bir bilim adamı olmak isteyen romanın başkarakteri Doc’un sorunlarını çözebilmek için onu evlendirmeye, ona bir mikroskop almaya odaklı gelişen olaylar, tahmin edilenden öteye bir aşk hikayesine dönüşüyor. Hikaye taze bir genelev fahişesinin onurlu duruşu, eşit şartlarda bir ilişki kurma çabası ile şekilleniyor. Doc’a mikroskop alma hikâyesi ise, kenar mahalle insanlarının mikroskop ile teleskopu ayırt edemediği bir netice ile sonuçlanıyor.

Steinbeck hikâyelerin arasında birkaç kez, Monterey kasabasının komşusu olan Pacifik Grove kasabasına da gözünü çeviriyor ve kasabanın geleneksel kraket turnuvası ile kelebek festivalini anlattığı bölümleri romanlara ekliyor. Bu bölümde Amerikan idare ve toplum sistemine dair ciddi eleştiriler de bulmak mümkün. Kitapta, hikâyelerin arasında rastlanan diğer bir husus ise Amerikan üretim ve tüketim sistemine yönelik eleştiriler. Ancak bunlar hikâyenin içinde ince detaylar halinde eklenmiş. Örneğin ilçedeki konserve fabrikalarının, II. Dünya Savaşı boyunca kendi vatanseverliklerini sergileyerek, körfezdeki sardalyeleri yakalamak için balık avı sınırlamasını kaldırmalarını ve bunun balık türünün sonuna getirdiğini incelikle tiye alınıyor. 1950’lerde yazılmış bir romanda dünyanın nüfus sorunun ele alan bir pasajın olması da dikkat çekici. Steinbeck, temel meselesi olan edebiyat güzergâhından ayrılmayan ama zihninde dünyaya dair takılan sorunları da işlemekten çekinmeyen, bunları ustaca hikayelerine işleyen bir yazar.

Bu roman, John Steinbeck’in ikinci okuduğum romanı sayılır. Yıllar önce, ortaokul ya da lise yıllarında “Fareler ve İnsanlar” hikâyesini okumuştum ama o hikayenin de orijinal eser mi yoksa okul seviyeleri için hazırlanmış kısaltılmış metinlerden mi olduğunu hatırlayamıyorum. Ama “Tatlı Perşembe”yi okuduktan sonra, Steinbeck’e gereğinden fazla uzun bir ara verdiğimi düşündüm. Klasik edebiyat eserleri hala okuma serüvenimin en önemli eksiklerinden birisi.

Kitabın sonunda, Tekin Aral’ın bu kitabı beğenmesinin hiç de garip olmadığını ve bu eserden fazlası ile etkilenerek kendi yazarlık macerasını belirlemiş olduğunu anladım. Çocukluk zamanlarımda ilk okuduğum öykülerin, Oğuz Aral’ın kardeşi olan Tekin Aral’ın, kendi çıkardığı Fırt dergisinde yayınladığı “Salacak Hikâyeleri” olduğunu hatırlıyorum. Tekin Aral, Steinbeck’ten, bir mahalle ve o mahallede işleyen temel sistemin dışında kalan karakterlerle bir öykü silsilesi yaratabileceğini fark etti büyük ihtimalle. Ama Tekin Aral’ın Salacak Hikâyelerini edebiyatın derinliklerine kazandırma konusunda yeterli bir çabaya girişmediğini düşünüyorum. O güzelim hikâyeler, mizah dergileri sayfasını aşıp, bir edebiyat ürününe dönüşemediler. Oysa bence daha kalıcı eserlere dönüşmeyi hak ediyorlardı.

Kitabın kapağı konusunda fark ettiğim bir nokta ile değerlendirmemi tamamlamak istiyorum. Benim okuduğum kitap, Sel Yayınları’nın 2017 Nisan tarihli 3. baskısıydı. Ancak internette görsel ararken Sel Yayınları’nın 4. baskı için kapağı değiştirdiğini fark ettim. Açıkçası, hikâyeyi temsil etme adına 4. Baskı görselinin daha doğru bir tercih olduğunu düşünsem de, 3. baskı görselinin sade ve yalın hali bana daha cazip geldi.


1 Mart 2018 Perşembe

Şahbaz'ın 1979'u; Kan, Gözyaşı, Şiddet ve Cinnet

İnsanın kötülüğünün sınırı nedir? İnsanlar, kendilerinin hayatla düzenli bir ilişki kurmasını sağlayan, toplumsal anlamda yasa, düzen otorite, bireysel anlamda ahlak kuralları ve etik değerlerin yıkıldığını ve yok olduğunu düşündükleri anlarda, şiddeti ve vahşeti ne kadar yaygınlaştırabilirler. Türkiye için 1979 yılı belki de bunun test edildiği bir yıl olmuştur.
Siyasetin içinden bakıldığında, toplumsal bir çatışma, bir iktidar ya da düzen çatışması gibi gözüken bir yılın, şiddet dili yaygınlaştıkça toplumun her bir noktasına nasıl nüfuz ettiğini 1979 yılında görmek mümkün. Mine Söğüt’ün “Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979” romanı, Türkiye’nin 1979 yılını, siyasetin sınırlarının kenarlarında gezinse de, aslen toplumun gündelik yaşamının içinden bizlere sergilemiş.

Roman aslında bir köy hikayesi ile başlasa da, 1 Ocak 1979’dan, 31 Aralık 2017 tarihine kadar geçen sürecin tamamı, İstanbul’da akseden bir hikayeler bütünü. Değişen aylar ve mevsimlerle birlikte, Türkiye’deki giderek alevlenen toplumsal şiddetin ve cinnetin içine giriyoruz. Kitabın başkarakteri ise, romanın sonuna kadar ne olduğuna karar veremediğimiz bir ucube olan Şahbaz. Ne olduğu derken, olasılıkla yelpazesi ruhani bir varlıktan maddi bir varlığa kadar uzanıyor. Bazen tanrının yeryüzüne uzanmış hali gibi görüyorsunuz, bazen şeytan, zebani, Azrail ya da kötü niyetli bir cin gibi. Bazen ise, problemli bir doğum ya da çocukluk sonrası ucubeleşmiş, bazı manevi sırlara vakıf olmuş bir canlı olarak hayal ediyorsunuz.

Mine Söğüt yazarlık becerileri oldukça yüksek bir yazar. Birçok yazarda edebi dil ile kurgu becerisi arasında ilişki kurma sorunu vardır. İyi kurgu yazarlarının edebi dilleri yetersiz iken, edebi dilleri akışkan olan yazarların kurgu geliştirmekte zorlandığına çok tanık oldum amatör bir okur olarak. Ancak Mine Söğüt karmaşık, çetrefilli bir kurguyu, birbirinden bağımsız görünen birçok hikâyeyi tek bir potaya eritmeyi başarmış. Daha ilginci ise, tüm hikâye parçalarının gerçek hayatın kendisinden damıtılmış olması. Bunu söyleyebilmemin sebebi ise, romanının sonunda yer alan bir almanak. Romanı bitirdikten sonra, 1979 yılını ait, aylara ve günlere bölünmüş almanak bölümü 117 sayfa sürüyor. Geriye kalan roman kısmı ise 218 sayfa. Ancak almanağı okuduğunuzda, romanda okuduğunuz her bir hikâyenin gerçek yaşamdaki dayanaklarını fark ediyorsunuz.

“Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979” romanını ortalama 6-7 günde okumayı hedeflerken, bu süre 10-11 güne kadar uzadı. Bunun sebebi ise, okumaya 2-3 gün ara vermek zorunda kalmam oldu. Kitabı okumadığım o 2-3 gün içerisinde bunun kendiliğinden gelen bir okuma isteksizliği olduğunu düşünürken, kitabı tekrar elime aldığımda bunun kitabın kendinden kaynaklandığını fark ettim. Roman benim insana olan inancımı törpülemişti ve zannedersem bu inançsızlığımın giderek kötüleşeceğinden korktum.

Fikir ayrılığının ya da iktidar mücadelesinin bu denli şiddete bürünmesi akıl alır şey değil. Türkiye’nin 80 öncesi manzarasında, özellikle derin devlet kaynaklı yoğun bir kışkırtmanın, toplumun belli bir kesiminin aşırı baskı altına alınmasının, şiddeti körüklemenin altyapısını görmemek mümkün değil. Ama iktidarın ya da egemen düzenin karşısında yer alan kesimin bu şiddet davetine bu kadar teşne olması ve oyunu derin devletin koyduğu kurallarla oynamaya kalkması inanılır bir durum değil. İnsan öldürmenin bu kadar sıradanlaşmasından, hayırlı bir toplumsal süreç çıkmayacağını kestiremeyen hiçbir siyaset gerçek anlamda siyaset olamaz. Olsa olsa bir katiller güruhu olur. Bunu Türkiye’nin sağ ve sol siyasetleri için de söylemek mümkün. Ben bu gün bile, Türkiye siyasetinin o dönemlerindeki “yok olma ya da yok etme” ikileminin etkilerinin kurtulamadığını düşünüyorum. Fiili olarak o şiddet, o ölüm yoğunluğu bugün yok, ama insanların zihinlerinde “var olmak için yok etme” zorunluluğu şu ya da bu şekilde yerini koruyor.

Ama belki de sorun siyasetin şiddet temelli yürütülmesinden çok, toplumun ve bireylerin önlerine gelen her sorunda şiddet temelli düşünmeleri, bu yöntemle çözüm üretmeye çalışmaları. Buna ahlak meselesinden, para meselesine, aile içi çatışmalardan, apartman içi ilişkilere kadar görmek mümkün. Bugün ulusal gazetelerin üçüncü sayfalarını hala şiddet, kavga, ölüm haberleri kaplıyor. Şiddet toplumun damarlarında hala yoğun bir şekilde yer ediniyor. Toplumsal şiddet kültürü mü siyaseti kanlı kılıyor, yoksa iktidar kavgasının kanlı olması mı toplumsal yaşam sirayet ediyor, buna cevap vermek ise oldukça zor.

Romanda Mine Söğüt güçlü bir edebiyat ve hikaye dili kullandığı gibi, çok derin aforizmalara da yer vermiş. Kitapta altı çizilebilecek çok fazla cümle var. Bunlardan bazıları ;
-          “İstemek insanı aciz kılar. Sormak ise güçlü”
-          “yaralı insanlar birbirine yaklaştığı zaman, kader telaşlanır. Sırları ortaya çıksın istemez”
-          “iyi şeyler de, kötü şeyler de rüzgarla birlikte yön ve şekil değiştiren bulutlar gibi başıboş dolaşırlar evrende”
-          “Yaşamak da hayat labirentinde kaybolma yarışı. Çıkışı bulan ölecek”

Romanın ilk başlangıç hikâyesinden itibaren kendimi rahmetli Galip Tekin’in çizgi öykülerinin içinde bulduğumu da söyleyebilirim. Özellikle ilk hikâye, onun çizgi roman öykülerinin konularına çok yakındı. Belki de böyle hissetmem de, kapak deseninin karikatürist Bahadır Baruter tarafından yapılmış olmasının etkisi vardır.

Yapı Kredi Yayınları ve kitabı beraber okumaya karar verdiğim kitap dostlarım beni bir kez daha yanıltmadılar. Kendimi, yaşamı ve dünyayı sorgulamama neden olan bir kitap okumama vesile oldular. Mine Söğüt de okuma yolculuğuma eklemek istediğim yazarlardan birisi oldu bu sayede.

21 Şubat 2018 Çarşamba

Kıyıdan Uzakta, Bir Kadının Haz Dünyasında



Bir Ege kıyısında, ölüm bekleyen yaşlıların dizinin dibinden geçmişe yazılan uzun bir mektup bizi kıyıdan uzağa götürüyor. Kocasından genç bir eşin haz dünyasında gezdiriyor. Hem de oldukça düzgün, doğrucu, adaletli, dürüst, akıllı, mantıklı bir kocanın.

Uzun hikâye sınıfına girebilecek “Kıyıdan Uzakta”, Mehmet Eroğlu’nun son eseri. Yıllar önce Mehmet Eroğlu’nun ilk kitabı olan “Issızlığın Ortasında” romanını okumuştum. Tahminen 20 yıl öncesine denk gelen bu okumadan zihnime çok fazla bir şey kalmamış. Ama bu elbette sırf bu kitaba has bir durum değil. Zihnimde 4-5 yıl önce okuduğum kitaplardan bile yeterince iz kalmıyor. İz kalmadığını söylemek haksızlık olabilir. Zihin kendisine veri olarak giren şeyleri bir şekilde işliyor ve kendi önem sırasına göre depoluyor. Büyük olasılıkla ben şimdilik o depoya ulaşamıyorum. Ya da bilinçli halimle değil, bilinç dışı hallerimle o depoya ulaşıyorum. Örneğin uykumda rüyalarım ya da kabuslarımla.

Ancak şu var ki, oldukça uzun bir zaman önce okuduğum “Issızlığın Ortasında”, bana Mehmet Eroğlu’nun diğer eserlerini okuma hususunda bir heves kazandırmadı. Bu nedenle bu yazarımızla yolum oldukça uzun bir süre sonra kesişti. Sebebi de, okuma grubumdaki bir arkadaşımın bu kitabı önermesi oldu.

“Kıyıdan Uzakta” için, özet itibari ile bir aldatma hikâyesi diyebiliriz. Ama oldukça sıradışı ve çarpıcı bir aldatma olduğunu söylemekle yetinmek istiyorum. Akademisyen bir koca, eski bir eş, eski eşten olma bir kız çocuğu, ana karakter olan kadın ve onun yaşlı, ölümü bekleyen annesinden ibaret karakter toplamı mevcut hikâyede. Bu karakter toplamından bir aldatma hikayesi çıkarmanın zorluğuna dikkat çekmek isterim sadece.

Mehmet Eroğlu, büyük kavramları ve derin cümleleri seven bir yazar. Okurken cümlelerin altını çizmeyi seven bir okur olarak, eğer kendimi sınırlamasaydım, kitabının üçte ikisinin altını çizmek zorunda kalabilirdim.  Oysa son yıllardaki okumalarımda, özellikle kurgu eserlerde, daha basit, düz ifadeli eserlerden keyif aldığımı fark ettim. Özellikle Ishiguro eserlerinde bunu iyiden iyiye hissettim. Oysa Mehmet Eroğlu’nun her bir cümlesi elmas gibi işlenmiş cümleler, her birisi ışıl ışıl parıldıyor. Ama kurgu bir miktar bu büyük parıltının altında biraz eziliyor.

Elbette eserin aslen mektup formatında yazılan bir eser olduğunu düşündüğümüzde, ana karakterin bu anlatıları kaleme alırken, tüm cümleleri süzüp kaleme alması muhtemeldir ve cümlelerin bu şekilde derin olması kabul edilebilir. 

“Kıyıdan Uzakta”, bir evliliğin tıkandığı noktaları, kadının gözünden görmemizi de sağlıyor. Bunda eşlerden erkek olanın yaş olarak daha büyük bir etkisinin olduğunu söylemek mümkün olsa da, bu çatlaklara her evlilikte, özellikle modern yaşama uyum sağlamış evliliklerde rastlamak mümkün. Ama hikâyeyi farklı kılan, evlilikte başlayan çatlağın oldukça çarpıcı sonuçlara yol açması.

2018 yılında yayınlanan “Kıyıdan Uzakta”, deneyimli bir yazar olan Mehmet Eroğlu’nun son eseri olduğu kadar, Türk edebiyatını son dönem gelişimini de gösteren bir eser. İletişim Yayınları’nın başarılı kapak çalışması eseri okurlara sunmuş. Kaliteli kitap okurlarının kitaplıklarında bulunmayı hakediyor. 

17 Şubat 2018 Cumartesi

Kürk Mantolu Madonna neden çok satılıyor?



Bir kitapsever ve düzenli kitap okuru olarak, Türk edebiyat tarihinin en çok satılan ve tahminen en çok okunan kitabını bu kadar geç okumam ilginç gelecektir. “Kürk Mantolu Madonna”yı, 21. Yüzyıl Türkçesi ile ifade edeceksek, Türk Edebiyatının fenomeni olarak tarif edebiliriz. Herkes tarafından beğeniliyor, hayranlık uyandırıyor ve oldukça meşhur. Hayatta oldukça nadir olan bir şey, “Kürk Mantolu Madonna”da kesişiyor; Bir şeyin moda olması ile içerikli olması.

“Kürk Mantolu Madonna”yı kitap okuma grubum olan Kitap Ağacı’nda, Şubat ayı kitabı olarak seçilmesinden dolayı okudum. Neden daha önce okumadım sorusunun cevabı ise yok. Bazı kitaplar vardır. Hayatta iki kere okumanız gerekir. İlki lise ya da üniversite yıllarında, ardından kitap okumanızı olgunlaştırdığınız yaş döneminde 40’lı ya da 50’li yaşlarda. Ben “Kürk Mantolu Madonna”yı ilk okuma döneminde kaçırdım, ancak ikinci dönemine yetişebildim. İkinci okuma dönemim ise kitabın moda olduğu döneme denk geldi.

Geçenlerde “Kürk Mantolu Madonna”nın baskı sayılarına ilişkin bir veri ile karşılaştım. Kitap 1983’den itibaren Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanıyor. Daha önceki satış rakamlarını da, 1998’e kadar olan rakamları da bilemiyorum. Ama 1998-99-2000 yıllarında toplam 5.000 baskı civarında yapıyor. 2005 yılına gelindiğinde baskı sayısı yıllık 5.000’lere ulaşıyor. Bu yıldan itibaren ise baskı sayısı inanılmaz bir artış gösteriyor ve nerdeyse her yıl iki kat artarak ilerliyor. 2015 yılında baskı sayısı 350.00’e ulaşıyor. 1998’den 2016’ya kadar baskı sayısı 1.200.000’e ulaşıyor. 

Bu durum, hem Sabahattin Ali hem de Kürk Mantolu Madonna adına sevindirici bir durum. Ama edebiyat dünyasının insanları bir yandan da merak ediyor, “Kürk Mantolu Madonna”ya olan ilginin sebebi nedir? Hem de yayınlandıktan neredeyse 60 yıl sonra başlayan bu ilginin. Kitabın Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “100 Temel Eser” listesine alınması muhakkak bu gelişmede bir etken ama aynı listedeki diğer kitapların bu kadar satıldığı ya da okunduğuna dair bir veri yok. Diğer yandan sosyal medyada “Kürk Mantolu Madonna” kitabının fotoğrafını paylaşmak da büyük bir modaya dönüştü. Yani meselenin eğitim sürecinin parçası olmak dışında da dinamikleri var. Ben, “Kürk Mantolu Madonna”nın kitap okuma macerasına başlayan, başlamak isteyen veya kitap okuma sürecinde bir eşik atlamaya çalışan okurlar için, o eşiğin ya da ilk başlangıç adımının adına dönüştüğünü düşünüyorum. Eğer böyle ise bu durum Türk edebiyatı adına bir şans demektir. Çünkü hem Sabahattin Ali, hem de “Kürk Mantolu Madonna” kitap okurluğuna başlangıç adına değerli bir kavşak noktası.

“Kürk Mantolu Madonna” benim Sabahattin Ali’nin okuduğum ikinci kitabı oldu. İlk olarak “İçimizdeki Şeytan” isimli romanını okumuştum. “İçimizdeki Şeytan”, “Kürk Mantolu Madonna”’dan üç yıl önce yazılmış ve konusu gerek ülke gerek Sabahattin Ali adına daha içeri dönük bir roman. Sabahattin Ali’nin siyasi kavgalarının izini taşıyordu. “Kürk Mantolu Madonna”nın girişinde yine Sabahattin Ali’ye rastlamak mümkün. Romana giriş yapan ve Raif Efendinin hikâyesini anlatan karakter, işsizliği, beş parasızlığı, yazı ve şiire olan merakı ile Sabahattin Ali ile özdeşleşiyor. Hikâyenin ikinci bölümüne sahne olan Berlin şehri de, Sabahattin Ali’nin yaşamından bir kesiti yansıtıyor.

Romanın temel meselesi, insanın fiziksel görünümün altında gizli olan derinliği. En sıradan insanın bile, beklentinin dışında bir sırlar taşıyabildiğini, Raif Efendi üzerinden ispatlamaya çalışan bir eser. Romanın giriş sürecinde son derece pasif, sıradan, silik ve etkisiz bir karakter olan Raif Efendi’nin bir romana mesele olabilecek düzeyde yaşadığı aşk, hayatının oldukça kısa bir süresini kapsıyor. Ama o kısa süre, koca bir hayata bedel oluyor. Her ne kadar, o kısa süreli aşktan sonra Raif Efendi tekrar içine kapalı bir yaşama geri dönse ve hayatını o şekilde geçirecek olsa da. 

Romanın en ilgi çekici yanının karakterleri olduğunu düşünüyorum. Raif Efendi, 1920’li yılların başında Anadolu’dan Almanya’ya gidebilecek en ilginç karakterlerden birisi. Ne günümüzde Almanların gözünde oluşan ortalama Türk karakterine, ne de Türklerin kendine yakıştırdığı herhangi bir karaktere denk düşüyor. Aslen bir Çek olan Maria Puder ise, aynı dönemde rastlanması son derece güç bir kadın karakter. Neredeyse Almanlar için bile feminizmin ilk temsilcisi sayılabilir. Erkeklere, özellikle erkek hegemonyasına dair fikirleri, bugün bizim coğrafyamız için oldukça radikal sayılabilir. Maria Puder’in baskın kadın karakterine karşı Raif Efendi, Maria Puder’in “sizde biraz kadınlık var” diyebileceği düzeyde bir karakter sergiliyor.

Kitabın diğer en farklı özelliği ise dili. İnanılmaz bir nezaket barındırıyor. Özellikle de diyaloglarda. 1950 -60’larının Yeşilçam filmlerinin repliklerini andırıyor ama düzey olarak daha üst düzey bir nezaket içeriyor. İki karakter beraber geçirdikleri gecenin sabahında bile birbirlerine “siz” diye hitap ediyorlar. 1940’ların başında yazılmış bir roman için, anlaşılma düzeyi çok yüksek. Bugün kullanmadığımız kelimeler dipnot olarak romana eklenmiş. Ama o kelimelerin bugün lügatımızdan eksilmesi gerçekten üzüntü verici. Ben özellikle “hülasa” kelimesinin, dilimizden yitip gitmesine oldukça üzüldüm.

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” romanını okuyunca, uzun zamandır kitap okuyarak inşa ettiğim bir köprünün kilit taşını yerine yerleştirmişim hissine kapıldım. Artık o köprünün üzerinden daha geniş bir edebiyat coğrafyasına yol alabilirim gibi geliyor bana. Bu köprünün en kilit noktasında Sabahattin Ali’nin olması, onun çileli yaşamına duyulan bir saygıya da karşılık geliyor.

4 Şubat 2018 Pazar

Beton Kent, Uyku Sersemi Kentli


20. yüzyıl şehirlerin yüzyılıydı. Tüm dünyada insanlar yığınlar halinde kırsaldan şehirlere aktı. Bu yığılma karşısında şehirler, büyüdü, şişti ve kocamanlaştı. Bu durumda dünyada şehirler ikiye ayrıldı; Bu büyümeyi organize edebilen ve kent kimliklerini koruyup güçlendiren şehirler ile bu büyümeyi organize edemeyen, kimliklerini yitiren şehirler. Ülkemizdeki şehirler ne yazık ki bu konuda oldukça başarısız oldu. Bu hususta başı İstanbul çekti.

Hakan Bıçakcı’nın son romanı “Uyku Sersemi”nin başkarakteri her ne kadar Kahraman Kara gibi gözükse de, asıl başat ve gizli karakter İstanbul. Çünkü “Uyku Sersemi”  kentsoylu bir roman. Her bir kelimesinden, satırından, paragrafından ve sayfasından kentlilik akıyor. Ama sayfalardan akan şey aynı zamanda, kentin, bu kitap özelinde İstanbul’un kaybolan kimliği. Her bir sayfada yitip giden, yok olan kent kimliğini takip ediyoruz.

Kahraman Kara, lise yıllarından beri, hayatında temas ettiği her şeyi listeleme alışkanlığına sahip bir karakter. Filmleri, müzikleri konularına göre listelediği gibi, yaşadığı şehre karakter veren uğrak noktalarını da listeliyor. Ve romanın başında, görüştüğü bir yayınevi, bu listeyi bir şehir rehberi kitabına dönüştürmeyi kabul ediyor. Bu kitapta, şehrin en önemli ama beraberinde belli bir ruhu da barındıran kitapçıların, lokantaların, sinemaların, tiyatro salonlarının, tarihi pastanelerin, kendine has meyhanelerin, esnaf lokantalarının, plakçıların, antikacıların, müze ve galerilerin yer alması planlanıyor. Ancak bu yerler için bazı kriterler de var. Örneğin sinemalar AVM içinde yer almayacak, tüm yerler belirli bir tarihi birikimi, bir hikayeyi bünyesinde barındıracak.

Kitap ve beraberinde getirdiği sorunlar, yayınevinin projeyi kabul etmesinden sonra başlıyor. Çünkü kitapta olması planlanan yerlerin ya kapandığı ya da kapanmaya hazırlandığı ortaya çıkmaya başlıyor. Şehir rehberine girmesi planlanan, kitapçılar parfümericiye, pastaneler bijutericiye, kafeler butiğe dönüşüyor. Tüm bu gelişmelere, ana karakterin yaşadığı ortamlardaki kentsel dönüşüm çalışmaları, yıkılan eski binalar, inşa edilen yeni binalar kısacası büyük bir beton yığını eşlik ediyor. Romanın sonunda kitap projesi de ters yüz edilip, farklı bir formata bürünüyor.

Hakan Bıçakcı'nın yumuşak ve naif bir tarzı var. Eserlerinde aksiyon, koşturma ve hız yok. Her şey oldukça yavaş ilerliyor. Sakin bir anlatımı var. Ama bu sakinlik koca bir devinimi, kentsel çalkantıları, alt üst oluşları gayet iyi aktarıyor. Yazar, İstanbul'un kaybolan kimliğini, geçmişini, hafızasını kaybetmesini, ana karakter Kahraman Kara’nın günlük yaşamı ile de özdeşleştiriyor. Kahraman Kara, kendi yaşamında da yüzünün ve sesinin yavaş yavaş değiştiğini ve başka bir karaktere dönüştüğünü gözlemliyor ve bu dönüşüm onu tüm aile ve dostluk ilişkilerinden koparıyor.

Bir insanın yüzü ve sesi, onun kimliği adına son derece belirleyici unsurlar. Yüzünüz ve sesiniz değiştiğinde ne kadar aynı siz olabilirsiniz? Yüzü değişen bir insan için, çevresindeki kişilerin ona aynı kişi gibi davranmaya devam etmesi oldukça zor olabilir. Kahraman Kara için de bu durum geçerli olmaya başlıyor. Bu noktada, romanda insan yüzü ile kentin yüzü arasında kurulan paralelliği gözlemliyoruz. Kentin yüzünü oluşturan meydanların, yolların, dükkânların, işletmelerin, binaların hızla değişmesi de, kentin karakterinde benzer bir değişim yaşatıyor. Oysa her şehir büyür ve değişir. Ancak özellikle tarihi şehirler, ona karakter veren tarihi merkezlerini olabildiği müddetçe korumaya, hatta gerekirse yüzyılların izini ön plana çıkamaya çalışırlar. Oysa İstanbul başta olmak üzere, Türkiye’nin tüm şehirlerinde hızlı bir kimlik yitimi mevcut ve beton kentin her yerini istila ediyor. Hem de bunu, özellikle muhafazakar olduğunu iddia eden bir iktidarın yönetiminde gerçekleştiriyor. Bu da özellikle üzerinde durulması gereken bir durum.

 Hakan Bıçakcı'nın çok yalın bir dili var. Kelimeleri zorlamıyor ama basit kelimelerden ince bir mizah üretebiliyor. Yaşamı giderek hızlanan ama hızlandıkça yıpranan, değerlerini yitiren şehirleri, "yavaş roman" tarzı ile gayet güzel aktarmış. "Uyku Sersemi" uyku getiren sakin hali ile insana iyi gelen bir roman. Kedi Berna, temizlikçi Serap, sevgili Elif, Alzheimer babaanne o kadar sıcak ve naif karakterler ki, romanın hiçbir sayfasında eksik olmasını istemiyorsunuz. Tüm bu karakterlerle, Kahraman Kara’nın diyalogları oldukça keyifli. Örneğin Elif’in vejetaryenliği üzerine Kahraman’ın ona Hitler’in de vejetaryen olduğunu söylemesi gibi.  Diyaloga sevimliliği veren esas nokta ise Elif’in cevabı; “Yuh, iki köfte yemek için amma kastın”

Kitabı bir müzik ve film kitabı olarak da değerlendirmek mümkün. Kitap boyunca Kahraman’ın zihninde oluşan, konularına göre müzik ve film listelerini takip ediyoruz. Açıkçası ben bu listelerden bazılarını kendi listeme ekledim. Hatta bazı şarkıları kitap eşliğinde dinledim.

Hakan Bıçakcı 40 yaşında bir yazar ve bugüne kadar yedi romanı ve üç öykü kitabı yayınlanmış. Kitap sayısı verimli olduğunu göstermekle birlikte, kitapların tarzı ve derinliği kendi tarzını geliştirebildiğini ispatlıyor. Külliyatı daha dikkatli takip edilmesi gereken bir yazar olmaya doğru ilerliyor.


30 Ocak 2018 Salı

Hikayenin Azı Dişleri; Dişlerimin Hikayesi



Bir ürünün bedelini neyin belirlediği, insanın ekonomik bir varlığa dönüştüğü ilk dönemden beri ekonomistlerin zihinlerini kurcalayan bir soru. İnsanın, basit ekonomik sistemi kuran canlıdan, daha karmaşık bir süreci ifade eden sanatı ekonomiye dönüştüren bir canlıya dönüştüğü süreçte bu soru daha da kördüğüme dönüştü. Günümüzde özellikle sanat eserleri konu edilince fiyatı neyin belirlediği sorusu, neredeyse matematik ve ekonomi biliminin dışına çıkmaya başlıyor. 

Meksikalı yazar Valeria Luiselli’nin romanı “Dişlerimin Hikâyesi” yukarıdaki soruya yanıt vermeye çalışan bir roman. Romanın “Sonsöz” bölümüne bakacak olursak, kitabın çıkış amacı bir roman yazmaktan çok bir sergi kataloğu hazırlamak. Ancak yazar Valeria Luiselli, katalog çalışmasını öyle bir hale getirmiş ki, mesele katalog hazırlamanın da, roman yazmanı da ötesine geçmiş. 

Meksiko’nın dışında metruk bir bölge olan Ecatepec’de kurulu bir sanat merkezi olan Galeria Jumex’de sergilenecek olan “Avcı ve Fabrika” isimli koleksiyon, bölgede yer alan bir meyve suyu fabrikası tarafından maddi olarak desteklenmektedir. Serginin küratörleri yazardan bir sergi kataloğu hazırlamasını siterler. Yazar Valeria Luiselli, sergi için hazırlanacak kataloğun, 19. Yüzyılın ortalarından itibaren yaygınlaşan “tütün fabrikası okutmanlığı” yöntemi ile geliştirilmesini önerir. Bu öneriye göre, yazar her hafta bir fasikülü meyve suyu fabrikasına gönderir ve işçiler çalıştığı süre içinde bir okutman tarafından yazılanlar işçilere okunur. Her haftanın sonunda, işçilerin yazılanlar hakkındaki görüş ve önerileri yazara dönüş yapar. Böylece roman, karşılıklı etkileşim ortamında gelişir. Ancak yazar ve işçiler birbirlerini görmez. 

Tüm bu süreçte yazar, işçilerin en çok merak ettikleri şeyin, bir sanat eserinin fiyatının nasıl belirlendiği olduğunu fark ediyor. İşçilerin, kendi ürettikleri meyve sularının fiyatı için piyasada standart bir değer ölçüsü var iken, bir sergide ya da müzayedede sergilenen herhangi bir ürünün fiyatı için rakamları neyin belirlediğini anlamlandıramadıkları oldukça açık. Bu soruyu az çok hepimiz soruyoruzdur. Yazar Valeria Luiselli, romanı ile bu soruya, her eşyanın üretim bedeli dışında, sahip olduğu hikâye bedelinin de devreye girdiğini anlatan bir roman kaleme almış. 

Bazı kitapların üretim sürecinin hikâyesi, içerdiği hikâye ile baş edecek düzeyde olabiliyor. Açıkçası “Dişlerimin Hikâyesi” bu tip romanlardan. Latin Amerika edebiyatının tüm lezzetlerini bir arada toplamayı başaran yazarı Valeria Luiselli, romanında müzayedeci Gustavo Sanchez Sanchez’in ve onun dişlerinin hikayesini etkileyici bir şekilde anlatmış. Neden dişlerinin hikayesi diyecek olursanız, lakabı otoban müzayedecinin meslek hayatının en büyük hikayesi bir çok diş yanında kendi dişlerini de sattığı bir müzayede gerçekleştirmiş olması. 

Romanda her bir hikâye bütünü, başka bir hikâye bütününü içine gizlenmiş durumda. Çünkü kitabın başında Gustavo Sanchez Sanchez kendi hikâyesini anlatır ve onun müzayedecilik hikâyelerini hayran hayran dinlerken, kitabın arka bölümlerinde, aynı karakterin hikayelerini kaleme alan hikaye karakteri Voragine, ana karakterin tüm hikayesini başka bir düzlemden aktarıyor. İki hikâye arasındaki farkı ise şu sözlerle açıklıyor; “Bana hikâyesini aktarmaya başladığında bir yandan yazıyor, bir yandan da teybe kaydediyordum – onun kompülsif bir yalancı olduğunu düşündüm. Fakat zamanla, hele de kayıtları dinledikten sonra, hikâyelerinin yalan olmadığını, sadece gerçeği gölgede bıraktığını fark ettim.”

“Gerçeği gölgede bırakan hikâyeler” belki de Latin Amerikan Edebiyatını en iyi tarif eden ifadelerden birisi. Belki hikâye size uçuk kaçık, gerçeklerden kopuk gibi gelebiliyor ama hikâyenin gölgesine baktığınızda gerçeği görüyorsunuz. Hikâye de sadece gerçeğin farklı bir biçim almış hali olarak algılanıyor ve o biçim, yani hikâye hayatın kendisinden daha renkli oluyor. Sanki eti çiğ yemekle, onu lezzetli bir yemeğin parçasına dönüştürmek gibi bir şey. 

Romanda yazar Valeria Luiselli, kendisini de hikâyenin bir parçasına dönüştürmüş. Tıpkı bir rüyasının içinde başka bir rüya, o rüyanın içinde de başka bir rüya görmüş gibi hissediyorsunuz kitabın sonunda. Ve en sonunda kendinize şunu soruyorsunuz; “hangi hikâye gerçeğe daha yakın?” Kitap, yazarın “Sonsöz” kısmı ile bitmiyor. Bu bölümden sonra, bu kez kitabı yayınlayan yayınevinde çalıştığını iddia eden bir stajyerin kitapta verilen tüm bilgiler için derlediği bir “Doğru mu, Yanlış mı?” bölümü var. Bu bölüm, yazarın “Sonsöz”ünün de hikayenin bir parçası olabileceğini size hissettiriyor. Çünkü stajyer tüm bölümler gibi, o bölümde verilen bilgilerin de doğruluğunu ya da yanlışlığını teyit eden bilgiler veriyor. Bu bölümde romanda aktarılan her bir hikâyenin derinliğini daha fazla hissediyorsunuz. Örneğin John Lennon’ın dişlerinin 2011 yılında 31.200 dolara satıldığını, Montaigne’nin çiğ beslenmeyi tercih ettiğini, Wirginia Woolf’ün dişçisinin, depresyonunun sebebinin diş köklerindeki bir iltihap olduğunu iddia ederek üç dişini çektiğinin doğruluğunu öğrenmiş oluyorsunuz. Ama en sonunda bunlar da hikâyenin bir parçası mıdır acaba diye şüpheye düşmekten de kurtulamıyorsunuz. 

Romanda, Latin Amerika kültürünün yer, şahıs isimleri zaman zaman okuma zorluğu yaşatsa da, hikâyelerdeki renklilik, derinlik okuru mest ediyor. Bir diplomat kızı olan yazar, kendi ülkesinin kültürel derinliği kadar dünya edebiyatına hâkim olmasını da sergilediği bu ikinci roman, edebiyatseverlere keyifli bir okuma vaat ediyor.

23 Ocak 2018 Salı

Geçmişten geleceğe; 22:04

Barış Bıçakçı’nın “Sinek Isırıklarının Müellifi” kitabını yorumlarken, her yazarın, yazar olma ya da kitap yayınlama süreçlerine dair bazı kabuslu dönemler geçirdiklerini ve yazar olduktan sonra ayrıca bu konuyu işleyen roman yazma modasının giderek yükseldiğini dile getirmiştim.

Ben Lerner’in “22:04” isimli romanı da benzer bir kabusun romanı sayılabilir. Ancak bir fark var ki, Ben Lerner’in kahramanı, ilk kitabını yayınlamış bir yazar. Hatta yayınladığı ilk kitabı belli bir ilgi görmüş, ikinci kitabı için de yayınevinden belli bir avans almış, ancak roman boyunca kitap yazımı bir türlü ilerlemiyor. Bu yönüyle kitabın konusunu, Joel Dicker’ın 2012 yılının çok satanlarından (bestseller) olan “Harry Q. Davası’nın Ardındaki Gerçek” kitabına benzettiğimi söyleyebilirim . O kitapta da ana karakter olan yazar Marcus Goldman, oldukça ilgi gören ilk kitabının ardından, ikinci kitabı için önemli bir avans alır ama bir şekilde ikinci kitap ilerlemez. Yazarların “Beyaz Sayfa Sendromu” olarak adlandırdığı kasılma, takılma ve üretememe hali, iki kitabın da başlangıç noktasını oluşturuyor. Her iki kitabın yazı süreci tıkanan yazarı da, bu tıkanıklığı aşmak için bir yazı seyahatine girişiyorlar. “Harry Q. Davası’nın Ardındaki Gerçek” romanındaki karakter New Hampshire şehrinin Aurora kasabasına giderken, “22:04”ün baş karakteri Teksas’ta bir sanat kasabası olarak inşa edilmiş Marfa’ya gidiyor.

Ancak bu başlangıç noktasının ötesinde iki kitabın yolu tamamen ayrıştığı gibi, Ben Lerner’in “22:04”ünün kendisine daha özel, edebi, akademik bir yol çizdiği kesin. En azından çok satan kitap olma kaygısı taşımayan bir rotayı kendisine belirlemiş.

“22:04”de, romanın ana karakteri ile yazar Ben Lerner’in ne kadar iç içe geçtiği meçhul. Daha ötesi, romanın ana karakterinin yazdığı romanın karakteri, her üç kişiyi tek bir potada birleştirmiş olabilir. Romanın ana karakterinin ismine kitapta rastlamıyoruz ama hikayenin anlatıcısı o. Hikaye oldukça kopuk parçalarla başlıyor. Ana karakterin bir bağ dokusu hastalığı olan marfan sendromuna yakalandığına dair teşhis sahnesi ile başlayan hikaye, romanda tıp dünyası ile içli dışlı olacağımızın bir işareti gibi. Romanın diğer kopuk parçalarını, ana karakterin, sevgili ilişkisi yaşamadıkları bir dostunun çocuk doğurma isteği için donör olmayı kabul etmesi, Meksikalı çocukların yoğun olduğu bir ilkokulda öğrencilere gönüllü destek çalışmaları yürütmesi, sevgilisi olan bir ressam bayanın pert tablo galerisi için yardımcı olması oluşturuyor. Kitapta bu kopuk parçalar düzenli bölüm ayrımları ile ilerlemiyor.

Yazar romanda geçmişinden kopup gelen ilginç anları, hikayeye çarpıcı bir şekilde eklemliyor. Bunların arasında en dikkat çekici olan, 1986 yılında Challenger uzay mekiğinin kalkışa geçtiği esnada patlaması ve yedi mürettebatının  ölmesi. O uçuşu farklı kılan, mürettebatta ilk kez sivil bir personel olan öğretmen Christa McAuliffe’nin yer almasıydı. Kitaptaki karakterin anlattıklarından öğreneceğimiz üzere, uçuş programı, Amerikan toplumu üzerinde büyük bir heyecan yaratmış ve o dönemde okullarda öğrencilerin, öğretmen olan mürettebata mektup yazmaları istenmiş. Ama Ben Lerner, romanda bu heyecanı, kitapta yer alan diğer hususlar gibi tek yönlü ele almamış. Uçuş öncesi yaşanan heyecanın, uçuş esnasında yaşanan felaket sonrasında günlük yaşamın sıradanlığı içinde nasıl kaybolup gittiğini aktarıyor. Hatta o felaketin esprilere dönüşen kaba yüzünü bile ifşa ediyor.

Kitabın en ilginç sahnelerinden birisi ise, yine yazar olan ana karakterin bir kooperatif bünyesinde gönüllü olarak katıldığı mesailerin birisinde, başka bir mesai arkadaşı ile yaptığı sohbet. Mesai arkadaşının kendisini,  babası tarafından Lübnan kökenli bir Arap olduğunu düşünürken, annesinin yakın bir zamanda gerçek babasının tutucu bir Yahudi olduğunu söylemesi ile yaşadığı travma insanı, yaşam, köken, kimlik meseleleri üzerine düşünmeye itiyor. Amerika’da, özellikle New York’ta ortak üretim ilişkileri kurmayı ve tüketimi ortaklaştırmayı hedefleyen kooperatiflerin olması ise, kapitalizmin göbeğinde ortaya çıkan delikleri görmemizi sağlıyor bir yandan.

Kitapta tüm bu sahnelere iki kez, New York’ta beklenen kasırga felaketleri eşlik ediyor. Sırf bu sebeple olmamakla birlikte, kitabın bir New York romanı olduğunu söylemek de mümkün. Cadde, sokak isimleri, karakteristik binalar ve özellikle Manattan ve Brooklyn Köprüleri hikayenin sahnelerine fon oluşturuyor.

Ben Lerner’in romanının kolay okunabilir, akışkan bir kitap olduğunu söylemek mümkün değil. Zaman zaman akademik bir dile evriliyor. Hatta Amerikan edebiyat tarihinin derinliklerinden ilerlememizi sağlayan bölümler var. Amerikan Edebiyatı şairlerinden William Bronk ve yazarlarından Walt Whitman hikayede kendisine eserleri ile yer bulabilen isimler. Ancak bu derinlik zaman zaman okunurluğu aksatabiliyor.

Kitap, SabitFikir’in “2017’nin en öne çıkan 50 romanı” listesinde 12. sırada yer alıyordu. Seçme sebebim bu listede, daha önce fark etmediğim yazar ve kitaplardan birisini okumaktı. Kitabı okuduktan sonra, Ben Lerner’in , yine Hakan Toker tarafından çevrilip Jaguar Yayınları tarafından basılmış olan “Atocha’dan Ayrılış” isimli bir kitabının daha olduğunu öğrendim. “22:04” yazarın ikinci kitabı. Kitabı okuyup bitirdikten sonra, kitabın ismi olan “22:04’ün anlamını hala çözememiştim. Hikayede yer alan bir saat belgeselinin belirleyici olabileceğini düşündüm ama tekrar geri dönüş yaptığımda özellikle “22:04” anına vurgu yapan bir kısım bulamadım. Hürriyet Gazetesinin eki olan Kitap-Sanat dergisinde roman ile ilgili yazılmış bir yazıda, kitabın ismini “Geleceğe Dönüş” filminde, filmin karakteri olan Marty’nin geçmişe döndükten sonra yeniden dönebilmesi için “22:04”de saat kulesinde olma zorunluluğundan aldığını öğrendim. Romanda da sık sık “Geçmişe Dönüş” filmine değinmeler var.


Andre Gide’nin söylediği gibi, günümüzde “söylenmesi gereken her şey zaten söylendi. Fakat kimse dinlemediğine göre tekrar söylenmesi gerek”. Yepyeni roman konuları geliştirmek belki imkânsız. Ama benzer görünen şeyler tamamen birbirinden farklı anlatılabilir. Ben Lerner, yazmaya çalıştıklarını farklı anlatabilen yazarlardan ve bu romanda fark yaratan esas husus bu.

Nefretin Zehri

Tüm dünyanın size karşı olduğu ve sizden nefret ettiği kabulü ile kurulan bir devletten ne hayır gelir? Amos Oz’un “Pusudaki Panter” roman...