26 Kasım 2017 Pazar

Kullanım Kılavuzlarının Edebiyatı; Tüketilmiş



Kitap yorumlarıma, o kitabı neden ve nasıl tercih ettiğimi açıklayarak başlamak gelenekselleşiyor. Bunun iyi bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Bir kitapsever için günümüzde en zor meselelerden birisi hangi kitabı okuyacağını belirlemek. İyi ve verimli bir okur yılda 25-50 adet arasında kitap okuyabilir. Oysa bir yıl boyunca basılan ve yayınlanan kitap sayısı belki de binlercedir. Bir de, geçmiş zamanlarda kaçırdığımız ya da kendi kişisel tarihimizden önce yayınlanmış ve edebiyata iz bırakmış eserler olduğunu düşününce, kitap seçimi başlı başına bir meseleye dönüşüyor. Hızla akan bir nehirde, sürü ile geçen balıklardan birkaç tanesini yakalamaya çalışmak gibi bir iş yaptığımız. Bunu apayrı bir yazı konusu yapmak gerektiğini düşünüyorum.

David Cronenberg’in “Tüketilmiş” isimli romanını edinme hikâyesi, uzun süredir internetten yaptığım alışverişlerin, kitabı kitapevlerinden sayfalarına dokunarak, arka kapağını okuyarak, kitap tozlarına bulanarak satın alma geleneğine büyük bir ihanet olduğunu düşünmemle başlar. Bu düşüncenin neticesinde, her ay 1-2 kitabı, kitapevlerinden edinmeye karar verdim. Yaşadığım yerleşmede, yayınevine ait kitapevi olarak Yapı Kredi Yayınlarının işletmesi vardı. İlk ziyaretimde, bu yılın Nobel Ödülü sahibi Kazuo Ishigura’nın iki kitabını edinmek için gitmiştim. “Tüketilmiş”, ikinci ziyaretimde, hedef gözetilmeden yapılan bir alışverişin neticesi oldu. Büyük olasılıkla, İlber Ortaylı’nın “İmparatorluğun Son Nefesi” ve Füruzan’ın “Parasız Yatılı”sından sonra, gözümü bir nebze bugüne ve geleceğe çevirmek istedim. Biraz polisiye, biraz teknoloji içerikli ve ilk bakışta tipik popüler Amerikan edebiyatı izlenimi veren bir eserdi.

Oysa kitab okumadan önce gerek yazar, gerek kitap hakkında yaptığım kısa araştırmada, en azından tipik “bestseller tarzı”, popüler bir kitapla karşı karşıya kalmadığımı anladım. David Cronenberg aslen bir yönetmen. Filmlerinde insan bedeni ile teknolojinin iç içe geçtiği gelecek senaryolarını işlemeyi seviyor.

“Tüketilmiş” ise yine teknoloji ve tıbbın iç içe geçtiği bir hikâyeye sahip. Ancak bu kez için içine felsefe de katılmış. Hikâyenin başkarakterlerinden Aristide Arosteguy bir Fransız felsefe profesörü.  Kitapta kısa bir ekran görüntüsü ile sahne alan eşi Celestine Arosteguy ise yine bir felsefe profesörü olmakla birlikte, kitapta karşımıza eşi tarafından öldürülmüş ve cesedi yenilmiş bir maktul olarak çıkıyor. Ancak hikâye aslen, sevgili olan iki gazetecinin etrafında dönüyor. Bağımsız çalışan ve biri uluslararası tıp haberleri, diğeri cinayet haberleri peşinde koşan bu iki gazetecinin tuttukları iki farklı ip, giderek birbirlerine dolanıyor ve ortak bir yumağa dönüşüyor.

Hikâyenin geçtiği mekânlar oldukça geniş. Paris’te başlayan yolculuk, Budapeşte, Tokyo ve Toronta’ya kadar uzanıyor. Hatta Amsterdam’da kısa geçişler de mevcut.

Kitabın üzerine oturduğu temel felsefi mevzu ise tüketim. Bu mevzu kitabın ismine de yansımış; Tüketilmiş. Kitabın en çarpıcı ifadesi ve belki de özeti, Celestine Arosteguy’un bir sözünde saklı; “Modern çağdaki tek gerçek edebiyat kullanım kılavuzlarıdır.” Kitapta tüketim mevzu, marka fetişizmleri ile örülmüş. Kitaptaki tüm karakterlerin kullandığı ürünlerin markaları ve modelleri, özellikleri ile birlikte sergileniyor; Fotoğraf makineleri, bilgisayarlar, tabletler, cep telefonları, ses kayıt cihazları vs.

Kitabın polisiye kısmına denk düşen, Fransız profesörün eşini öldürmesi ve cesedini yemesi de, benzer bir tüketim sürecine dâhil edilmiş bir senaryoya dönüşmüş. Ama aynı sürece, tıbbi bir rahatsızlığın da eşlik ettiğini eklemek gerekiyor, Apotemnofili; Yani vücut bütünlüğüne ait kimlik bozukluğu, kişinin herhangi bir uzvunu kendine ait hissetmemesi ve varlığından rahatsız olması. Benim bile ilk okuduğumda gerçek olduğunu düşünemediği sendromun, biraz araştırınca dünyada rastlanan bir rahatsızlık olduğunu fark edince dehşete kapıldım açıkçası.

Felsefi kökeni ve gerçek bir sendrom üzerine kurulan hikayenin ucunun, sonunda Kuzey Kore ve birazda komplo teorilerine bulaşması, kitabın bir Amerikan Edebiyatı ürünü olduğunu sonlara doğru bana hatırlattı. Amerikalılar büyük olasılıkla, karşılarında karanlık bir düşman üretemeden düşünme becerisine sahip olmayan bir toplum. Bu edebiyatlarına ve sinemalarına da yansıyor. Her gizemli ve kaotik süreci bir karanlık düşmana bağlamayı başarıyorlar. Bu kitapta da benzer bir duruma tanıklık ediyoruz. Cannes film festivaline kadar müdahale eden bir Kuzey Kore’nin varlığına şahitlik etmek mümkün, kitabın sayfalarında.


Kitabın, Yapı Kredi yayınlarının genel kalite ortalamasından biraz daha düşük olduğunu düşünsem de, farklı tarzlara kaçış yapmak isteyen okurlar için iyi bir tercih olabileceğini düşünüyorum. Tüketim toplumu meselelerine biraz daha derin girebilse, daha anlamlı bir romana dönüşebilecek olan eser, yazarın komplo teorilerine bulaşması ile, Amerikan edebiyatının “bestseller” geleneğinden yeterince sapamamış. Roman sahnelerindeki sinematografi, David Cronenber’in hikâyeyi senaryolaştırma isteğini de ortaya koyuyor gibi.

25 Kasım 2017 Cumartesi

Rus Edebiyatının İlk Modern Romanı; Yüzbaşının Kızı



Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in romanı “Yüzbaşı’nın Kızı”, okuma grubum olan Kitap Ağacı tarafından ayın kitabı olarak seçildiğinde ilk işim kitap siparişi işine girişmek oldu. Ancak internette araştırmaya girişince bir gariplikle karşılaştım. Kitap, benim tespit edebildiğim ya da İdefix’de varolduğu kadarı ile Türkiye’de 16 farklı yayınevi tarafından basılmıştı. Daha da garibi, kitaplar arasında ciddi sayfa farklılıkları hissediliyordu. Örneğin Yapı Kredi yayınlarının baskısında 126 sayfa olan kitap, Antik Kitap’ta 192 sayfa,  Oda yayınlarında 176 sayfa, İletişim yayınlarında 198 sayfa, Alfa yayınlarında 215 sayfa, İş Bankası yayınlarında 545 sayfa gözüküyordu. Kısa bir araştırma ile İş Bankası Yayınlarından çıkan kitabın, toplu eserleri, dolayısı ile diğer hikâyelerini de kapsaması nedeniyle fazla sayfa sayısına sahip olduğunu anladım. Diğer yayınevleri arasındaki sayfa farklılığının ise baskı formatı ve çevirmenden kaynaklı olabileceğini düşündüm.

Bu çeşitlilik içinde kitabı güvenli bir limandan temin etmenin daha doğru olacağına karar vererek, Yapı Kredi yayınlarından Sabahattin Ali ile Erol Güney’in ortak çevirili nüshasını edindim. İş Bankası yayınlarının nüshasının çevirisi ise Ataol Behramoğlu’na ait ve bu seçenek de oldukça cazip. Sabahattin Ali’nin ortak yürüttüğü bu çevirinin ilk basımı 1944 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından (Büyük olasılıkla Hasan Ali Yücel döneminde) yapılmış.

“Yüzbaşının Kızı”, Rus edebiyatının ilk modern roman örneklerinden birisi. Puşkin, 19. Yüzyıl öncesi klasik Rus Edebiyatına, 19. Yüzyılda modern ve batılı bir form kazandıran ilk isim olarak kabul ediliyor. Bu formu hem şiirde, hem öykülerde hem de romanlarda geliştiriyor. En ünlü romanı ise “Yüzbaşının Kızı”. Puşkin, hemen hemen her verimli ve yaratıcı yazar gibi, siyaseten muhalif bir kimliğe sahip. Soylu bir aileden gelen ve eğitimli bir aydın olarak (liseyi bitirdiği yıl 1817, vefat yılı 1836), döneminin Çarlık Rusya’sına muhalif bir karakter oldu. Bu da sürgünler, gözetimler ve sansürlerle dolu bir yaşam geçirmesine neden oldu. “Yüzbaşının Kızı” Kafkaslara sürgüne gönderildiği zamanın zihninde bıraktığı tortuların ve Rus tarihinde isyanlara yönelik tarihi araştırmalarının etkisi ile ortaya çıkan bir eser olmuştur büyük olasılıkla.

Romanda hikâyenin konusu, Rusya’da 18. Yüzyılda, neredeyse 50 yıl sürmüş bir köylü ayaklanmasının, Pugaçev Ayaklanması olarak bilinen 2 yıllık kısmını içermektedir. Gerçekten yaşanmış bir isyanın içinde geçen bir aşk hikâyesini anlatır. Puşkin bu isyanla ilgili bir roman yazmaya karar verdiğinde, 1833 yılında isyanın geçtiği Orenburg, Kazan ve diğer köy ve kasabalarda aylarca belge toplamış ve olayların tanıkları ile görüşmüş. Kitabın yayınlanma tarihi ise 1836. Yazar aynı yıl, eşine yönelik iddialar üzerine bir düelloya girişiyor ve yaralanarak vefat ediyor.

Romanın içeriğine dönecek olursak, bir soylu çocuğunun, orduya katılması ve sorunlu bir sınır karakolunda görevlendirilmesi ile başlayan hikaye, soylu gencin kale komutanının kızına aşık olması, bu arada isyancıların kaleyi ve bölgedeki bir çok alanı ele geçirmesi ile hızlanıyor. Soylu genç ve yüzbaşının kızı, ilginç tesadüfler sonucu rütbelilerin katlinden kurtulur ve isyanın sonuçlanmasına kadar birçok badire atlatırlar.

Benim okuduğum baskıda romana ek bazı bölümler mevcut. Dipnotlarda, ek verilen bölümün, Puşkin’in sansürden çekinerek çıkardığı kısımlar olduğunun tahmin edildiği belirtilmiş. Puşkin’in sansürden çekindiği kısım ise, bir köylü ve aslen Kazak isyanı olarak görülen kalkışmanın içinde Rus köylülerinin de olduğuna dair bazı ifadeler. Büyük olasılıkla Rus Çarlığı, isyanı sadece bir etnisite ve inanç isyanını olarak algılanmasını sağlayıp, çarlığın ana gövdesi olan toplumsal kesimleri yanında tutma çabası içerisinde. Oysa isyanın içinde Rus köylülerinin de olması, Çarlığın meşruluğu açısından önemli bir tehdit. Bu sebepten dolayı, Çarlık sansür komitesi, bunu ima eden herhangi bir habere ya da esere izin vermiyor olsa gerek ve Puşkin bu çekinceden dolayı, kitabın ilk baskısında bu bölüme yer vermiyor ancak eskizleri arasında bu bölüme rastlanıyor.

Roman, 18. Yüzyıl Rusya kırsalı açısından önemli bir panorama sergiliyor. Kasabalar, köyler, kaleler, kalenin iç yaşamı, inançlar, etnisiteler, kültürler açısından ilginç tespitler yapmak mümkün.

Kitaba eşlik eden en önemli özellik çevirinin kendisi. Sabahattin Ali ve Erol Güney kitabı 1940’ların Türkçesi ile çevirmişler ve bu kitaba daha da bir tarihi roman havası katmış. İçinde bugün oldukça az kullanılan kelimeleri gördükçe, dilimizin zenginleştiğine mi yoksa fakirleştiğine mi karar vermekte zorlandım. Oysa bir edebiyatın zenginliği, kullanılan kelime ve ifade çeşitliliği ile artış gösterir. Bu özellik, kısa sayılabilecek romana keyifli bir derinlik katmış.


Kitabın sonunda kendi kendime, 1836 tarihinde önce yazılmış herhangi bir edebi eser okuyup okumadığımı sordum. Biraz düşününce 1859 yazımı “İki Şehrin Hikayesi” ve 1813 yazımı “Aşk ve Gurur (Önyargı)” okuduğumu fark ettim. Büyük olasılıkla, “Yüzbaşının Kızı”, okuduğum en eski ikinci kitap oldu. Sıra galiba yavaş yavaş 1600’lü yılların eseri Don Kişot’a geliyor.

17 Kasım 2017 Cuma

Yetim Bir hayatın Hikayeleri; Parasız Yatılı

Firuzan'ın "Parasız Yatılı" kitabı, hayatım boyunca beni gizli gizli takip etti. Üniversitedeki öğrenci derneğinin kitaplığında da vardı, babamın kırtasiye dükkânının raflarında da. Bugüne bugüne kadar hiç elimi atıp okuyamadım. Bunda 70'li yıllar Türk edebiyatında hep bana denk gelen karamsar havasının mı, yok kitap kapağının iticiliğinin mi etkisi var bilemiyorum.

“Parasız Yatılı” Füruzan’ın ilk eseri ve 1971 yılında yayınlanmış. Kitaptaki hikâyeler 1967 ile 1970 yılları arasında kaleme alınmış ve söz konusu hikâyeler kitaplaşmadan önce farklı edebiyat dergilerinde basılmış. Kitapta toplam 12 hikâye var. Kitaptaki ilk üç hikâye kitabın geri kalanındaki hikâyelerden farklı karakter sergiliyor. Dördüncü hikâyeden sonra yetim kadın hikayeleri başlıyor. Bu kadın bazen bir çocuk, bazen genç bir kız, bazen de babasını erken yaşta kaybetmiş evli ve çocuklu bir kadın oluyor.

Bazı hikâyelerde ise, birkaç kuşak –anneanne, anne, kız hikayeleri geçişli sahnelerle anlatılıyor. Hikâyelerin çoğuna yoksulluk eşlik ediyor. Ya da ailelerin yoksullaşma süreci işleniyor. Bu yoksullaşma süreci bazen Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçiş ile, bazen bir mübadele ile, bazen İstanbul’a yaşanan göçle yaşanıyor. Bazen ise zengin bir aile içindeki besleme bir kızın yoksulluğuna tanıklık ediyoruz.

Hikayeler 1960’lı yılların sonu ve 1970’de kaleme alınmış ama sadece bir hikaye siyaseti hissettiriyor. Oysa aynı Füruzan 1974’yılında 1960’ların sonunda yoğunlaşan siyasi hayatı aktardığı “Kırk Yedi’liler” isimli romanı yayınlamıştı. “Su Ustası Miraç” isimli hikâyede hissedilen siyaset ise sadece bir ağa çocuğunun, annesinin sert mizacına karşın köyün emekçilerin yanında durması, okurken gözaltına alındığına dair bir haber gelmesinden ibaret.

Hikâyeler son derece canlı ve etkili. Bunda Füruzan’ın gözlem gücü kadar, bu gözlemleri aktarma yeteneği de etkili. Hikâyelerde kişi tasvirleri oldukça zengin. Ama daha zengin olan, duyguları aktarma becerisi. Elbette yetim ve öksüz çocuklar ile yoksulluk insanların yüreklerine kolay sızan duygulardır ve insanların burnunu kolaylıkla sızlatır. Ancak Füruzan, bu kolaycılığa kaçmamış. Yani hikâyeler sırf yürek burkucu konularından dolayı değil, anlatımın zenginliği ve canlılığı ile de insanın yüreğine kolaylıkla nüfuz ediyor.

Hikâyede birbirine geçiş yapan bazı hikâyeler de var ve hikâyeler daha çok Firuzan'ın kendi hayat hikayesi olduğu izlenimi veriyor. Özellikle bir vapur iskelesi yakınında geçen “İskele Parkları”, “Yaz Geldi” hikâyeleri ile “Parasız Yatılı” hikâyelerinin canlılığı, hayatın içinden kopup önümüze sahneleniyor hissine kapılmamızın nedeni, gerçekten yaşanmış hayat kesitleri olduğunu hissettirdi bana.


Firuzan 70'li yıllar Türk kadın romancıları arasında Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal'la birlikte başı çeken isimlerden. Şu ana kadar her üç kadın yazarımızın da birer kitabını okumuş oldum. Belki çok erken yaşta kaybetmiş olduğumuzdan mıdır, bilemiyorum, Sevgi Soysal’ın “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” romanının beni en çok etkileyen eser olduğunu söylemem lazım. 

7 Kasım 2017 Salı

Ortaylı tarihçiliğine giriş; İmparatorluğun Son Nefesi



İlber Ortaylı'yı televizyon sohbetlerinde fazlaca dinledim. Dergi ve Gazete röportajlarını bol bol takip ettim. Ama bugüne kadar hiçbir kitabını okumamıştım. Bazı fikirlerine ve duruşlarına katılmasam dahi, değer verdiğim bir tarihçidir. Ancak sözlü aktarımlarında fikirlerini ve bilgisini derli toplu ifade edemediğini ve günlük olayları tarih süzgecinden değerlendirirken duygularını biraz fazla işin içine karıştırdığını düşünürdüm. Hatta hayatımda tanıdığım çoğu tarihçi gibi biraz fazla milliyetçi bulurdum. Açıkçası kitabını okumak bende daha farklı bir etki yarattı.

Türk tarihçileri biraz fazla milliyetçi ve mukaddesatçıdır. Bunda çok fazla şaşılacak bir şey yok, çünkü milliyetçilik ve muhafazakârlık geçmişten beslenir. Tarih alanında çalışmayı tercih edenler genelde bu fikir yelpazesinden insanlar olur. Bunun, bu bilim dalındaki olumsuz yansıması ise, kendi içine kapalı bir tarihçiliğimiz olmasıdır. İlber Ortaylı tarihçiliğimizin sefaletine farklı bir açıdan bakarak, kitabın girişinde, başka milletlerin diline hâkim olmayan, başka ülkelerin, coğrafyaların tarihini merak etmeyen bir tarihçiliğimiz olduğunu dile getirmiş.

"İmparatorluğun Son Nefesi"nde, 1808'de Rumeli Ayanlarının tahta çıkardıkları II Mahmut'la imzaladıkları Senef-i İttifak anlaşmasından itibaren Osmanlı'nın çözülme sürecinin köşe başlarını ele alan Ortaylı, bu süreci Cumhuriyet'te çok partili sürece kadar taşıyor. Kitap, her bir konuyu farklı başlıklar halinde ele alıyor. Son bölümlerde ise İlber Ortaylı ile yapılan röportajlar yer alıyor. Burada da İlber Ortaylı'nın düz yazı ile sözlü röportajlar arasındaki ifade yeteneği farkını görmek mümkün. Sözlü ifadelerinde sert ve keskin yanıtlar vermeyi seviyor. Ancak Ortaylı bilgi ve fikirlerini düz yazı ile daha doğru ve derinlikli ifade edebiliyor.

Kitabın birçok bölümü Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti adına önemli dönem noktalarına ayrılırken, bazı bölümleri de biyografi derinliğinde olmasa da, tarihi karakterlerin analizine yönelik olmuş. Bu doğrultuda, II. Abdülhamit, Mustafa Kemal Atatürk ve Enver Paşa adına ara bölümler mevcut. Bu tarz ara bölümler iki sanatçı veya özel meslek erbabı için de açılmış. Bu isimler Halide Edip Adıvar ve Turgut Cansever. Her iki isme ait bölümler, özellikle Halide Edip Adıvar’a dair bilgiler benim adıma oldukça şaşırtıcıydı.

İlber Ortaylı’nın tarihe nasıl baktığı üzerine değerlendirmeye gelecek olursak. Ortaylı’nın biraz kaderci bir tarihçi olduğunu düşündüm. Çünkü olaylara ilişkin değerlendirmesi genellikle “öyle olması gerektiği için öyle oldu” ya da “şartlar öyle olmasına neden oldu” şeklinde. Buradan yola çıkarak, tarihsel olarak birbirine tamamen zıd karakterler olan II. Abdülhamit, Mustafa Kemal Atatürk ve Enver Paşa’yı aynı anda olumlayan, belirli özelliklerini öven, hatalarını ise dönemin şartlarının getirdiği aksaklıklar olarak gören bir anlayış ortaya çıkıyor. İlber Ortaylı birazda, “Türklerin tarihi bir bütündür ve birbirinin tamamlayıcısıdır, bu bütünün bazı parçalarına sahip çıkılıp, bazı parçaları reddedilemez” mantığına sahip. Böyle olunca II. Abdülhamit de, Enver Paşa da, Mustafa Kemal Atatürk de bu doğal akışın birer parçası ve hatta birbirinin tamamlayıcısı. Bunun tamamen olumsuz bir mantık olduğunu iddia etmiyorum ama tarihe bakışımızda bir süzgece de ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Elbette zamanın yönü tek ve ne yazık ki, öyle olmasaydı şöyle olsaydı demek tarihçilik adına anlamlı bir bakış değil. Her sonuç bir sebebe bağlıdır. Mustafa Kemal, Enver Paşa’nın, Enver Paşa II. Abdülhamit’in sonucudur. II. Abdülhamit’in baskıcı iktidarı yanında orduya yönelik modernleşme girişimleri olmasa, özgürlükçü söylemlere yaslanan İttihat ve Terakki ve ordudaki kurmay eğitiminin eseri Enver Paşa bu şekli ile sahne almayacaktı. Benzer şekilde, İttihat ve Terakki ile Enver Paşa’nın Türklerde milliyetçi bir damar yaratma girişimleri ve Osmanlı’yı uçuruma sürükleyen maceraları olmasa Mustafa Kemal Atatürk belki de başaktör olmayacaktı. Ama tüm bu birbirine bağlı süreç, sürecin adımlarının her birini olumlamamıza neden olmamalı. İlber Ortaylı’nın “eğer bu bizim tarihimiz ise öyle olması gerektiği için olmuştur” mantığı ile bakması açıkçası beni yeterince ikna etmedi.

Yukarıda eleştirdiğim noktalara karşın, İlber Ortaylı’nın özellikle milletlere, kavimlere dair tespitleri oldukça çarpıcı ve bu noktada herhangi bir subjektiflik içermiyor. Türklerin tarih yapan ama tarih yazamayan bir millet olduğu vurgusu bence de yerinde. Yine İstanbul’un yağmalanması ile ilgili dile getirdiği “Türk milleti sessizce ama kesin tavırlarla inandığını ve prensiplerini uygulamayı bilmez. Bütün Akdeniz toplumları gibi laf kalabalığını, çene düşüklüğünü ve gösterişi tercih eder” ifadesi, kendi toplumuna da eleştirel bakabilen tarihçi olması adına değerli gözlemler. Bu biraz da, İlber Ortaylı’nın tarihçiliğinin ordular ve diplomatlar tarihçiliği olduğuna dair değerlendirmemi haksız çıkaran bir durum.

Kitabın sonlarına doğru İstanbul'un yağmalanması ve tarihi kimliğinin tahrip edilmesine dair bölüm ise mesleki olarak beni oldukça etkiledi. Özellikle bu kısımda İlber Ortaylı iğneyi değil çuvaldızı kendimize batırıyor ve bu konuda sonuna kadar haklı.


Sırf tarih merakı adına değil, genel kültür merakı adına da okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.

1 Kasım 2017 Çarşamba

Filozof Bir Ceninin Gözünden Cinayet Romanı; Fındık Kabuğu



Okuyacağım kitaplara dair seçim yöntemlerim farklılık gösteriyor. Çoğunlukla okuma grubumla belirlediğimiz ortak kitapları okuyorum. Onun dışında, genelde her ay, yeni çıkan bir kitap okumaya çalışıyorum. Takip ettiğim kitap ve edebiyat sitelerinde tavsiye edilen kitapları tercih ettiğim de oluyor. Bu kez okuyacağım kitabı, bir kitap reklamı belirledi. Ot Dergisinin sayfalarında gezinirken, Yapı Kredi Yayınlarının yeni basım kitaplarının ilanını gördüm. İlandaki kitaplardan birisi, İngiliz yazar, Ian McEwan’a ait “Fındık Kabuğu” isimli kitaptı ve ilanda kitaba dair verilen kısa bilgi notunu okur okumaz, okuyacağım ilk kitaplardan birisi belli olmuştu.

“Fındık Kabuğu”, ana rahmindeki bir cenin tarafından aktarılan bir cinayet romanı. İşin polisiye kısmı çok derin ve ilginç olmasa dahi, romanın bir cenin tarafından aktarılması son derece çarpıcı. Cenin dediysek, zihin düzeyi ve yetkinlik açısından bir çocuktan bahsetmiyorum, son derece derinlikli bir filozoftan bahsediyorum.

Bizim edebiyatımızda, yetişkin zihinli çocuk karakter olarak Alper Canıgüz romanlarının büyümüş de küçülmüş veledi Alper Kamu’yu hatırlıyorum. Ancak Alper Kamu, daha çok karikatürize bir karakterin düz yazıya geçirilmiş hali gibi ve mizah dalında bir eserin konusu. “Fındık Kabuğu”ndaki, henüz ismi olmayan cenin ise oldukça olgun, İngiliz ciddiyetinde bir filozof. 

Konusu ilk bakışta fantastik bir kitap havası verse de, hiç birimiz bir ceninin anne karnında tam olarak ne düşündüğünü, neleri duyabildiğini ve nasıl tepki verdiğini bilemediğimizden, gerçeğe tamamen aykırı bir fantastik eser olarak tanımlamak kitap için haksızlık olur. Belki de hepimiz, anne karnında, doğumdan sonra sahip olduğumuz özelliklerden, duyu ve düşünce yeteneklerinden daha fazlasına sahibizdir.

Kitabın başkahramanı olan ceninin, kitapta aktardığı tüm bilgiler anne karnında öğrendiği şeyler. Annesinin her konuşmasını algılıyor, anlıyor, o da yetmiyor. Dışarıdan gelen her ses, annenin kulağı ya da karın zarları üzerinden cenine ulaşıyor. O kadar ki, cenin BBC radyodan ulaşan haberler üzerinden dünyaya dair bilgilere sahip ve fikir üretebiliyor. 

Küresel ısınma, suların yükselmesi, zengin Avrupa’nın göçmenlerin istilasına uğraması, yine Avrupa’nın kimlik krizi, az gelişmiş coğrafyalarındaki şiddet sarmalı hakkında aktardığı fikirler oldukça ilginç. 

Ama hikâyenin esas konusu bir cinayet. Hem de ceninin babasının, annesi ve amcasının elbirliği ile öldürülmesine dair bir cinayet. Cenin, bu fikrin annede ilk oluştuğu andan itibaren süreci itina ile takip ediyor. İçten içe bu cinayete engel olmak istiyor ama fiziksel şartları bir müdahale bulunmasını engelliyor. Tek yapabildiği ara sıra annesini tekmelemek. 

Cinayetin gerçekleşmesinin ardından ise cenin bir ikilemde kalıyor. Babasının öcünün alınması, dolayısı ile annesinin hapishaneye düşmesi ve kendisinin de hapishanede büyümesi, ya da annesinin bu cinayet olayından sıyrılıp hür kalması ve dolayısı ile kendisinin özgür dünyada gözünü açması. Annesi ve amcası özgür kalabilmek için son girişimlerinde bulunurken cenin bir son dakika sürprizi gerçekleştiriyor.

Yaklaşık 150 sayfalık bu romanın sürükleyici bir kitap olduğunu iddia etmek çok mümkün olmayabilir. Ama bu durum aslında kitabın derinliğine ve tıka basa edebiyatla dolu olduğuna işaret ediyor. Konu oldukça farklı ve özel bir bakış açısı ile yazıldığından ilk olarak okurun, her bir sözcük ve cümlede kendisini o ceninin yerinde hissetmesi gerekiyor. Yoksa özel imaları, yakıştırmaları, benzetmeleri anlamak mümkün olmayabiliyor. Ama esas derinliği veren ceninin filozof yönü. Babasını, annesini, amcasını, başmüfettişi değerlendirdiği noktalar bile özel birisi ile karşı karşıya olduğumuzu hissettiriyor. Kim bilir belki bütün insanlar, daha doğmadan önce oldukça derin varlıklardır, oksijeni ciğerlerimizde hissettiğimiz andan itibaren aptallaşmaya başlıyoruzdur.

Kitabın orijinal baskısı 2016 yılı Eylül ayı. Yapı Kredi Yayınları ise Türkçe baskısını 2017 yılı Ağustos ayında gerçekleştirmiş. Yani oldukça taze bir roman. Kitabı okuduktan sonra, İngiliz edebiyatının dikkat çekici yazarlarından birisi olduğunu öğrendiğim Ian McEwan, diğer kitaplarını da bir an önce okumak istediğim bir yazara dönüştü benim için. Diğer fark ettiğim husus ise Yapı Kredi yayınlarının basımını yaptığı hemen hemen her eserin, edebiyat dünyasında belli bir kalite çizgisinin üstüne denk gelmesi oldu. Kitaplığım daha fazla YKY basımını hak ediyor.

Nefretin Zehri

Tüm dünyanın size karşı olduğu ve sizden nefret ettiği kabulü ile kurulan bir devletten ne hayır gelir? Amos Oz’un “Pusudaki Panter” roman...