13 Aralık 2017 Çarşamba

İnsanoğlunun Temel Çelişkisinin "Başlangıç"ı



Dünyanın temel çelişkisi nedir?  Hak ile batılın savaşı mı, emekle sermayenin mi, yoksa milliyetlerin savaşı mı? Dan Brown “Başlangıç” romanı ile bu soruya “din ile bilimin savaşı” diye cevap vermiş. Ama diğer yanıyla, romanın finalinde bir uzlaşma yolu çizmiş, en azından dine var olabileceği, temiz, sakin ve işlevsel bir alan bırakmış.

Dan Brown eserleri okumakta acele ettiğim kitaplardan değil. Çıkar çıkmaz okuma heyecanı duymuyorum. Aksine biraz demlenmesi gereken kitaplardan olduğunu düşünürüm. Ancak bu kez, Hürriyet Gazetesinde, Ertuğrul Özkök ile Dan Brown’un bir röportajını okuyunca, kitabı edinme ve okuma listeme alma sürecini biraz daha hızlandırdım.

Dan Brown’ın, son kitabı “Başlangıç” 3 Ekim tarihinde, Türkiye’de, tüm dünya ile aynı günde satışa sunuldu. Aynı anda satışı gerçekleştirebilmek, elbette çeviri işinin de aynı zamanda yapılmasını gerektiriyordu. Medyaya yansıdığı kadarı ile, çeviri ile yayınlanacak tüm ülkelerin yayıncı editörleri ve çevirmenleri Barselona’da toplanıp, aynı binada, iki ay içinde çeviri işini gerçekleştirmişler ve bu süreçte dışarı ile bağlantıları kesilmiş. Bu bana, çevirinin gerektiği bir zorunluluktan öte, kitabı bir efsane eşliğinde piyasaya sürme çabasının ürünü gibi geldi.

Dan Brown’un ekibi ve yayıncısının kitaplarını, bir kitaptan öte bir meta olarak gördüğüne şüphe yok. Bu durum kitaplarının edebi yönünü fazlası ile gölgelese de, kitaplarını tümüyle karalamaya yetmiyor. Dan Brown’un romanları genellikle bir mesele barındırıyor, bu meseleyi kabul edilebilir sağlamlıkta bir kurguya oturtuyor, zengin karakterler ve sahnelerle süsleyip önümüze sunuyor. Araştırmacı yönü ile güçlü bir altyapıya sahip romanlardan bahsediyoruz. Sanat tarihi, mimarlık, şehircilik ve bilim tarihi genel kültür ötesi derinliklerle, eserlerde konunun içine serpiştiriliyor.
Ancak, Dan Brown’un okuduğum bu üçüncü romanından sonra şunu söyleyebilirim ki, Dan Brown romanları için bir iskelet belirlemiş ve bu iskeletten kolay kolay vazgeçmiyor. Bu iskeleti ezberleyen okur için, bir süre sonra romanın akışında nerede bir sürprizle karşılaşacağını, işlerin nerede aksayıp, nerede önünün açılacağını kestirmesi zor olmuyor. Bu anlamıyla “Başlangıç” romanı da, bu iskelete, farklı kas yapısı, ten rengi, saç ve göz rengi işlenmesiyle önümüze çıkan bir eser. Ama kendi içinde, meselesinin orijinal olduğunu yadsıyamayız.

“Başlangıç” kısaca, Amerikalı ancak İspanya’da yaşayan bir fütüristin, evrim-yaratılış özelinde bilim ile din arasındaki çatışmayı bilim lehine sonuçlandırmak isteyen girişimin hikâyesi. Hikâye aslen, bu fütüristin ölümü ile başlıyor. Ama bu ölümü, İspanya kraliyet sarayındaki kırılma ve çatlak, fütüristin hayalini tamamlamaya çalışan arkadaşlarının koşturmacası takip ediyor. Fütürist olan karakter Edmond Kirsch, romanın, Elon Musk misali yeni keşiflerin ve geleceğin yönünü doğru okuma becerisine sahip kahramanı. Radikal bir ateist olarak karşımıza çıkıyor. O kadar ki, dinleri ortadan kaldıracağına inandığı bir keşfi, tüm dünyaya duyurmadan önce üç büyük dinin temsilcilerine anlatmayı uygun buluyor. Dan Brown kitaplarının süreğen karakteri ise simge bilimci  Robert Langdon ve bir kez daha romandaki tüm sıkışık süreçlerde kilitleri çözen çilingir rolünde. Ama bana kalırsa kitabın baş karakteri sanal zeka olarak karşımıza çıkan ve elektronik cihazlarla iletişim kurulan Winston. Dan Brown’un bu eserinde büyük farklılık yaratan kısım da bu. Ancak Winston’un sevecen bir sanal zeka karakteri mi yoksa bir cani mi olduğuna karar vermek romanın sonunda zorlaşıyor.

Bir spoiler olmadığını düşünerek, Robert Langdon’un romanın sonunda bir kez daha hedefine ulaşarak, fütürist dostunun açıklanmasının engellendiğini düşündüğü keşfini tüm dünyaya duyurmayı başardığını söyleyebilirim. Ama kitabın ortaya döktüğü sorular, keşfin açıklanması ile cevaplanmıyor. Hatta daha da karmaşıklaştığını söylemek mümkün. Çünkü keşfin sunumunun tüm dünyaya yayılmasının ardından, tüm dünya televizyonlarında, internet mecralarında yoğun tartışmalar yaşanıyor. Ve beklendiği gibi, kimse yerini değiştirmeden, tartışmaya durduğu noktadan devam ediyor. Yaratılışçılar için yaratılış, evrimciler için evrim kendi gerçekleri olmaya devam ediyor. Sadece zeminde hafif kaymalar yaşanıyor.

Dan Brown, fütürist karakterinin arı kovanına soktuğu çomakla başlayan kargaşayı, bir nebze esas kahramanı Robert Langdon’la çözmeye çalışıyor. Ama garip bir şekilde kitapta sorunun çözümünü, ünlü Katalan mimar Gaudi’nin 100 yıldır yapımı devam eden eseri La Sagrada Familia Kilisesinin rahibi Bena’ya söyletiyor. Bu çözümün günümüz muhafazakârlarını ne kadar ikna edeceğini bilememekle birlikte, dinin bilimle, özellikle evrimle sorununu çözmesinin zorunluluğu kaçınılmaz görünüyor.

Fütürist Edmond Kirsch’ün temel mesele edindiği iki soru, yani insanoğlunun nereden gelip nereye gittiği sorusunun, benim açımdan en dikkat çekici kısmı, insanoğlunun nereye gittiği sorusu oldu. Ortaya çıkarılan sunumunda, bu geleceğin önce karamsarlık, sonrasında ise bir aydınlık olarak paylaşılması açıkçası beni yeterince ikna etmedi. Sanal zeka insanoğlu için bir karanlık kutu ve romanda bunu, kitabın esas karakteri Winston ispatlıyor. İsmini ünlü İngiliz siyasetçi Winston Churchill’den alan bu sanal zekanın, isim babasından ne kadar etkilendiğini kitabı okudukça fark edeceksiniz.

Kitabın en çetrefilli, belki esas konu kadar heyecan uyandıran kısmı, İspanya Kraliyet Sarayında yaşanan olaylar. Ancak gariptir, romanın bu kısmı, sonuca doğru yaklaştıkça tam bir fiyaskoya dönüşüyor. Hiçbir neticeye varmayan bir yanlış anlamalar yumağına dönüşen bu kısım, sonunda da oldukça garip ve ilginç bir “eğilim” meselesinin de işin içine karıştığı bir sonuca evriliyor. Kitabın başında derin muhafazakar ve katı değerlere sahip kraliyet sarayı ve onun dini uzantısının, kitabın sonunda ne kadar esnek ve hoşgörülü olduğunu görmek, Dan Brown’un sınırları zorlamama isteğinin bir sonucu gibi. Bu arada, roman sürecinde öldürülen Müslüman din alimi ile Yahudi din aliminin ölüm süreçlerinin karanlıkta kalması senaryonun en büyük açığı.

Bu kitapla birlikte, özellikle İspanya’da Katolik Hristiyanlığın muhafazakar yüzünün ne kadar katı ve derin olduğunu bir kez daha keşfettiğimi söyleyebilirim. Devlet, bizim anladığımız anlamda laiklikten uzak ve kraliyet sarayı ile dini kurumlar fazlası ile iç içe. Ancak İspanya ile Müslüman muhafazakâr toplumları arasındaki fark dinin katılığından çok, bu katılığa karşı sivil toplumda oluşan direnç. Roman boyunca, İspanya’da dinsel muhafazakârlığa direnen, gençleri ve akademisyenleri ile sivil toplumu görebiliyoruz. Oysa Müslüman coğrafyalarda muhafazakârlığa direnen liberal, özgürlükçü akımlar son derece zayıf. Ve işin rengini de bu belirliyor. Sırf bu süreci görebilmek adına okunabilecek bir kitap.


8 Aralık 2017 Cuma

Kaybedilmiş Hayatın Öyküleri; Muhtelif Evhamlar Kitabı





Türkiye’de öykü yazarı ve kitabı havuzunun genişlediğini gözlemliyorum. Bu genişleme, havuzun derinliğinin arttığı anlamına gelmiyor elbette. Ama edebiyatta genişleme sürecinin, derinleşme öncesinin alt basamağı olduğunu düşünenlerdenim. Önce yazar ve eser sayısı artar, zamanla bu sayısının içinde daha becerili, kaliteli, özenli olanlar seçilerek derinleşme sürecini başlatır. 

Bu genişleme süreci neticesinde, son yıllarda ismini daha önce hiç duymadığımız yazarların eserleri ile sık sık karşılaşmaya başladık. Garantiye oynayan okurlardan değilim. Yani, ‘önce yazar kendisini ispat etsin, birkaç iyi kitabı çıksın, eleştirmenlerden iyi eleştiriler alsın ve ben o zaman onun kitabını okuyayım’ diye düşünmem. Zaman zaman edebiyat nehrine bir olta atar ve gelişigüzel bir eser yakalayıp okumayı tercih ederim. Elbette bunda kriterim, ciddi yayınevinden basılmış olmasıdır. Okurların değerlendirmesinden önce editörlerin değerlendirmesini önemserim. Ciddi bir yayınevi, bir yazarın ilk kitabını basmaya karar verdi ise, o eser belli bir eşiğin üzerine çıkmıştır. Bir yazarın, ilk kitabı ile tanışmak bazen heyecan verici olabilir. Hele ki, keşfettiğiniz yazar, sizin okuma ilginize paralel eserleri ile büyümeye başladı ise.

Ömür İklim Demir’in ilk kitabını okumak için seçmemin sebebi, kısaca yukarıda anlatmaya çalıştığım yeni bir keşif yaşama isteğiydi. 2017 yılında Mehtap Ceyran’ın “Mevsim Yas”ı dışında, ilk kitabı çıkmış bir yazar okumamıştım. “Muhtelif Evhamlar Kitabı”nı bu açığı kapatmak için ve tamamen olta usulü seçtim. Önceden hiçbir yorum ya da değerlendirme okumadım hakkında. O kadar ki, kitabı okumadan kısa bir zaman öncesine kadar bir kadın yazarın öykülerini okuyacağımı düşünmüştüm. Ama yazarı tanımak için internette yaptığım kısa bir araştırmada, Ömür İklim Demir’in bir erkek olduğunu fark ettim. Ayrıca, bir ilk kitaptan bahsederken, kitabın yeni çıkmış olduğu düşünülmesin. Çünkü kitap 2015 yılında yayınlanmış ve bugüne kadar da dört baskı yapmış. Açıkçası benden önce bayağı bir okur, yazarı keşfetmiş.


“Muhtelif Evhamlar Kitabı” on öyküden oluşan bir kitap. Uzunlukları farklılık gösteren öyküler için ‘kısa öykü’ tanımı kullanmak doğru olmaz. 96 sayfaya sığdırılmış 10 öykü söz konusu. Kısa gözüken bazı öyküler ise ilişik öykü denilebilecek şekilde, kitaptaki diğer öykülerle bağlantılı. Örneğin ”Tuz” isimli öykü tek sayfadan oluşuyor ama aslen “İçler Dışlar Çarpımı” ile “Vasati” isimli öykülerin sonuç sayfası gibi. İlk üç öyküyü, tek bir öykünün bölümleri olarak düşünmek daha doğru olur. Ömür İklim Demir, ilişkili öyküler dışında, farklı öykülerde de ortak karakterler kullanmayı ya da ortak karakter hissi uyandırmayı seviyor.

Öykülerin büyük çoğunluğunun ortak noktasını, kaybedilmiş, yanlış tercihlerle boşa harcanmış ve ıskalanmış hayatlar oluşturuyor. “İçler Dışlar Çarpımı”ndaki İhsan, “Vasati 40 Yaş”taki Taner, “Sonsuz Rasim Abi’ler Diyarı”ndaki isimsiz baş karakter, “İki Oda, Bir Salon, yarım Hayat”taki kazazede genç, “Uzun Uzun Çalan Ziller ve Bir Mutfak Kapısı”ndaki Rahmi Bey, “Sessizliği Öldüren Tuzluk”daki Selim, kendi kayıp hayatlarının temsilcileri. Boşa harcanmış hayatlarda, bazen vakti zamanında kaybedilmiş eşler, bazen boşanılmış evlilikler ya da huzursuz ilişkiler belirleyici oluyor. Öykülerin üçünde boşanma, üçünde eşin ölümü öykünün belirleyici etkeni. Ama tüm öykülerde yıkılmış aile sendromu ile karşılaşmıyoruz, bazılarında ileri yaşlara rağmen evlenememiş, ilişkisiz kalmış olmak da derde dönüşüyor. 

Ömür İklim Demir’i kurgu becerisi yüksek bir yazar olarak değerlendirdim. Öykülerin neredeyse hepsi, ciddi bir kurgu üzerine oturtulmuş. Şaşırtan gelişmeler, rastlantılar, tesadüfler, kaderin ilginç cilveleri öykülere renk katmış. Bu kurguyu gerçek hayatla güçlü bağları olan karakterler desteklemiş. Tüm karakterler yaşamın içinden kesilip alınmış izlenimi veriyor ve her birine kendi yaşamımızda kolaylıkla temas edebiliriz.
Ancak öykülerde dil konusunda, mektepli değil de alaylı dil kullanıldığını düşünüyorum. Belki daha doğru bir ifade ile konuşma dilinin yazıya hâkim olduğu bir tarz söz konusu. Bunun olumsuz bir yön olduğunu düşünmüyorum. Hatta bu tarz, kitapta daha çok iç sesle aktarılan öykülerde karşımıza çıkıyor. Bunu geliştirilebilinir bir tarz olarak değerlendiriyorum. 

Kitaptaki ilk üç öykü için ilginç bir tespitim oldu. İlk öyküde bir pastanede bomba patlama sahnesinin ardında, ikinci öykünün başında Onat Kutlar’dan bir epigrafa rastlayınca, bunların Onat Kutlar’ın ölümü ile ilişkilendirilmiş öyküler olup olmayacağını merak ettim. İlişkili ilk üç öykünün üçüncüsünde ise tarihli bir mektup vardı ve tarih Onat Kutlar’ın ölümünden dört gün sonrasına denk geliyordu. Öykü büyük ihtimalle, Onat Kutlar’ın ölümüne neden olan patlamayı sahne edinmişti. Ama konunun Onat Kutlar’ın eserlerinde bir konuya değinip değinmediğini anlayamadım. Keşke bu merakıma bir cevap bulabilsem.

‘Sessizliği Öldüren Tuzluk’ ve ‘Kartela’ kitapta en çok beğendiğim öyküler oldu. İlk üç öyküyü, ilişkili öyküler olarak değerlendirirsek, başarılı bir üçleme olduğunu söyleyebilirim. Kalan diğer beş öykü için kötü öyküler demek mümkün değil, ama sanki geliştirilebilir ya da farklı zamanlarda, demlenerek daha başarılı hale getirilebilir öyküler olarak değerlendirdim. Bir ceza avukatından reklam yazarına dönüşen Ömür iklim Demir’in, hayatının dinamiği olan bu dönüşüme ve gelişime açık bir yazar olduğunu düşünüyorum. Ama bu gelişim sürecinde, Temmuz 2015’de yayınlanan ilk kitaptan sonra, ikinci bir kitabın vakti geldi de geçiyor gibi.

5 Aralık 2017 Salı

İyi Edebiyatın İzinde; Günden Kalanlar




Bir meslek, erbabını ne kadar insani vasıflarından koparabilir ve yaşamın dışına iter? Her mesleğin kendine ördüğü bir kabuk vardır ama bu kabukların geçirgenlikleri, hayatla kurdukları organik bağlar değişkenlik gösterir. Kazuo Ishiguro “Günden Kalanlar” ile uşaklığın, kabuğu en sert, hayat ile organik bağı en düşük meslek olduğunu ispat ediyor bizlere. Hem de okuru bir uşağın zihnine sokup, her birimizi romanın sonuna kadar bir uşak üniforması ile dolaştırmayı sağlayacak kadar.

İtiraf etmem gerekir ki, Kazuo Ishuguro’nun varlığından, Nobel Ödülü almasından sonra haberdar olan bir kitap okuruyum. Bu da bana okur kalitemi ispatlayan bir gelişme oldu. Hala kat etmem gereken çok fazla yol var. Nobel ödülleri son yıllarda çok fazla eleştiri alan ve edebi değerleri tartışılan yazarlara ödül veren bir ödüle dönüşse de, 2017 Nobel Edebiyat Ödülü tercihi birçok edebiyat eleştirmeni tarafından olumlu karşılandı. Genel yorum Nobel’in yeniden iyi edebiyatı keşfettiği yönündeydi.

Kazuo Ishiguro’nun ilk okuduğum kitabı “Uzak Tepeler” oldu. Kısa bir ve yazarın ilk romanı olmasına karşın benim için etkileyici bir kitap olmuştu. Yazarın kitaplarından ikinci tercihim, yazarın en gözde eserlerinden sayılan “Günden Kalanlar” oldu. Bu eser, yazarın üçüncü romanı ve 1989 yılında yayınlanmış. Türkiye baskısı ise ilk olarak Can Yayınları tarafından 1993 yılında yapılmış ama okurlar tarafından çok ilgi çeken bir yazar olmamış ki, 2000 yılına kadar yazarın başka hiçbir kitabı Türkçeye çevrilmemiş. Bugüne kadar Can Yayınları yazarın iki kitabını, Turkuaz Yayınları iki kitabını, Yapı Kredi Yayınları yedi kitabını Türkçeye kazandırmış. Son yıllarda yazarın Türkiye’deki istikrarlı yayıncısı ise Yapı Kredi Yayınları. Roman olarak tüm eserleri Türkiye’de yayınlanmış ancak henüz yayınlanmamış üç adet öykü kitabı mevcut.

Yapı Kredi Yayınlarının web sayfasında Ishuguro’nun yayınlanan kitaplarının baskı sayılarına baktığımda, ülkemizde en dikkat çeken eserinin “Beni Asla Bırakma” olduğu görülüyor. 2007 yılıda ilk basımı yapılan kitap bugüne kadar 15. baskısını yapmış. Diğer kitapları arasında ise en fazla baskı sayısına ulaşan 5 baskı ile “Günden Kalanlar”. Bu sayılar Nobel ödülü öncesinde de Ishaguro’ya bir ilginin oluştuğu ve kitaplarının dikkat çektiğini gösteriyor.

Okuduğum iki kitabı neticesinde şunu söyleyebilirim ki, Ishaguro bu ilgiyi kesinlikle hak ediyor. Ishaguro saf ve iyi edebiyatın temsilcilerinden birisi. Kitabı sadece heyecan, aksiyon, sürpriz son gibi popüler kriterlerle okumayan, cümlenin ve akışın hazzını almak isteyen okurlar için sakinleştirici niteliğinde bir yazar.

“Günden Kalanlar” bir yolculuk romanı –bir uşağın 6 günlük izin süresince İngiltere’nin güneybatı yönüne yaptığı seyahat - gibi görünse de, yolculuk sadece coğrafi değil, beraberinde zihinsel ve tarihi bir yolculuğu da getiriyor. Başkarakter uşak Steven’ın zihninde, 1. Dünya savaşı sonrasından başlayıp, 2. Dünya savaşının sonrasına kadar geçen sürede, bir Lord Malikanesi merkezinde olduğu bir süreci takip ediyoruz. Bu sürecin içinde, uşaklık mesleğinde kuşaktan kuşağa yaşanan değişim kadar,  İngiltere’nin 1. Dünya Savaşı sonrası yenik Almanya’ya yönelik politikalarından, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler’e karşı ikircikli politikalarına kadar dünya tekerliğinin merkezinde yaşanan değişimler de var. Romanda 6 güne sığdırılmış 30 yılı yaşıyoruz.

Romanı özel kılan şeyin konusundan çok dili, ruhu ve konunun işlenme şekli olduğunu düşünüyorum. Romanın aktarıcısı İngilizlerin uşak geleneğinin saf bir temsilcisi. Ancak bu aktarım bir yazı dilinden çok bir iç konuşma dili şeklinde. Buna karşın, mesleğin gereklerinden dolayı son derece ciddi, kurallı ve şekilli bir dil söz konusu. Aktarım bir iç konuşma olduğu için kendi kapalı mantığını da koruyor. Karşımızda karakterinin doğrularını, yanlışlarını ya da bunları yapma nedenlerini söyleyen bir yazar yok. Aksine her yaptığını kendi mantık dizgesi ile doğrulayan ve hep haklı çıkan saf bir uşakla karşı karşıyayız. Onun zihni ile sürükleniyoruz. O, zihninde işvereni olan Lord’u övdükçe, okur olarak bizler Lord’un iyi birisi olduğunu ve dünyaya adalet getirmeye çalıştığını düşünürken, gittikçe aynı kişinin İngiltere’de 2. Dünya Savaşının sonunda lekeli bir etikete sahip olduğunu öğreniyoruz. Uşak, hizmetkârı olan Lord’un kusurlarını zihninde ne kadar örtmeye çalışsa dahi, aynı zihin uşağın kendini doğrulama girişimlerini boşa çıkarıp gizlenemez anıları ortaya dökmeye başlıyor.

Aynı durum, romanın genelinde, bir tül perde arkasında gizlenen bir duygusal ilişki için de geçerli. Uşağın, 6 günlük gezi programının, malikanede çalışan eski bir hizmetkarın yeniden malikaneye dönmesinin amaçlandığı bir ziyareti kapsadığını da düşünürken, ziyaretin sonunda, gizlenen ve kaybedilmiş bir aşkın peşinden gidilmiş olduğunu da fark ediyoruz.

Romanların kalitesinin, söylediği şeyler kadar söylemeden hissettirdiği şeylerle belirlendiğini düşünürüm. Ishaguro’nun bu eseri de bu seviyede bir roman. Az konuşarak çok derin anlaşan iki arkadaş gibi, okuruna az şey söylüyor ama çok şey hissettirip, anlatıyor.


1 Aralık 2017 Cuma

Amerika'nın En Derin Yarasına Seyahat; Yeraltı Demiryolu



“Yeraltı Demiryolu” Colson Whitehead tarafından 2016 yılında yayınlanmış bir roman. Yayınlandığı yıl New York Times, Washington Post, Time, The Wall Street Journal, Amazon, Goodreads, National Public Radio, Oprah Book Club gibi yayın ve pazarlama mecralarında yılın kitapları listelerinin ön sıralarında yer aldı. Roman, 2016 yılında Amerikan Ulusal Kitap ödülünü aldıktan sonra, ödüller 2017 yılında Pulitzer ile Arthur C. Clarke ödülleri ile gelmeye devam etti.

Türkiye’de Siren Yayınevi tarafından 2017 yılı Ekim ayında basımı yapılan kitap, çıktığı günden itibaren kitapevlerinin raflarında, web satış sitelerinin sayfalarında en dikkat çekici noktalarda yer aldı. Ancak benim kasım ayında edindiğim kitap henüz birinci basımdı. Kitaba dair internette yeterince inceleme ve değerlendirme yazısı göremedim. Sadece K24’de Seçil Epik’in Colson Whitehead ile yaptığı röportaj, İdefix’de Ece Karaağaç’ın yine yazarla kısa bir röportajı, SabitFikir’de bir değerlendirme yazısı gözüme çarptı. Amatör blog yazarları arasında ise sadece bir yazı dikkatimi çekti. 1000Kitap sitesinde, 1 Aralık tarihi itibari ile kitabın okunma sayısı 5, beğeni sayısı da 1 olarak görünüyordu.

Bu durum, Türkiye’de edebiyat okurluğunun kitaba değil yazara odaklı olduğunu gösteriyor. Okur, güvendiği okurun kitabına, herhangi bir değerlendirme okumadan gözü kapalı güvenirken, tanımadığı bir yazarın kitabı için, ödüllere boğulsa dahi mesafeli duruyor.

Colson Whitehead’in “Yeraltı Demiryolu”, Amerikan toplumu için klasik ve çok tekrarlanmış bir konuyu içeriyor olabilir. Kölelik mevzuu, sinema, dizi ve edebiyat dallarında fazlası ile işlenmiş bir konu. Ancak Amerikan toplumunda, özellikle siyahilerde yara o kadar taze ki, bu mevzuya her farklı ve özgün bakış ilgi çekmeye devam ediyor.

Aslında, konu sadece Amerika’ya özgü değil. 20. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar kölelik tüm dünyada yaygın bir durum ve köle pazarları Osmanlı topraklarında ve Anadolu’da dahi mevcut. Amerika’yı ön plana çıkaran üç nokta olduğunu düşünüyorum; İlki, Amerika’daki köleliğin, tarımsal endüstrinin en yüksek halinde sistematik bir ihtiyaca yani sadece efendi ile köle ilişkisinin dışında, toplumsal düzenin bir parçasına dönüşmesi. İkincisi Amerika’da köleliğin, dünyanın birçok noktasına göre erken bir vakitte, 1862’de kaldırılmış olmasına karşın, bir yüzyıl daha siyahilerin temel haklarından mahrum kalması. Üçüncü ve bence en önemli nokta ise, Amerikan toplumunun geçmişten kalan bu sorunla yüzleşmekten vazgeçmemesi, yarayı temizlemeden üstünü kapatmaya çalışmaması ve her hatırlama girişimini bir pansuman olarak değerlendirmesi.

“Yeraltı Demiryolu”nu Amerikan Edebiyatının bu pansuman işlevinin ürünlerinden birisi olarak görebiliriz. Gerçi Colson Whitehead verdiği röportajlarda, ABD’nin hala ırkçı olduğunu ve kendisinin ömrünün sonuna kadar da böyle olacağını düşündüğünü söylüyor. Yani ona göre yara hala açık ve kanamaya devam ediyor.

Romanın aldığı ödüllerden birisi olan Arthur C. Clarke ödülü fantastik ve bilim kurgu eserlere veriliyor. Bu roman için fantastik ve bilimkurgu diyemesek bile gerçeküstü kılan bir yönü var, 1800’li yıllarda Amerikalı zenci köleler arasında bir efsane olan “yeraltı demiryolu” ifadesini, gerçek bir tren yolu olarak kurgulaması. Oysa, o dönemlerde “yeraltı demiryolu” olarak isimlendirilen sadece, kölelerin çiftliklerinden ya da efendilerin hakimiyet alanlarından kaçarken kullandıkları tüneller.

“Yeraltı Demiryolu” kitabını, yazarının da beklemediği ölçüde popüler kılan şeyin, döneminin dilinde metafor olarak kullanılan bir kavramı gerçek anlamına dönüştürerek kullanması. Demiryolu istasyonlarının romanın en heyecan verici, merak uyandırıcı kısmı olduğuna şüphe yok.

Bazı kitapların özetleri, kitabın derinliğine gölge düşürür. Aynı şeyin bu roman için de geçerli olacağını düşünüyorum. Tek cümle ile kitap genç bir kızın köle olduğu çiftlikten (romanda plantasyon olarak tanımlanıyor) kaçarak özgür olacağı coğrafyalara ulaşma çabasının hikâyesi. Ama bu cümleden sonra kitaba tekrar dönüp baktığımda, bu özetin kitaba anlatmak için asla yeterli olmayacağını görüyorum.

Kölelerin kendi içindeki hiyerarşiden, beyazlar içinde köleliğe dair farklı bakış açılarına, coğrafyalara göre fark eden fikir akımları ve davranış kalıplarından, insan öldürmede cinayetin nerede başladığına dair detaylarla bezenmiş bir kurgu ile karşı karşıyayız. ABD’nin güneyindeki Georgia eyaletinde başlayan hikâye Güney Carolina, Kuzey Caroline, Tennessee, Indiana eyaletine uzanıyor. Amerika’da kuzeye gidildikçe kölelik karşıtlığı dolayısı ile özgürlük artış gösteriyor. Ama baş karakter Cora’nın kaçış hikâyesi inişli çıkışlı bir grafik seyrediyor. Kitabın sonunda anlıyorsunuz ki, 1800’li yıllarda Cora’ya kurtuluş yok, o her defasında yakalanacak, her defasında yeniden kaçmaya çalışacak, her defasında ona başka vicdanlar yardım edecek ve o vicdanlar her seferinde vicdansızlığın bataklığında boğulacak.

Kitapla ilgili en dikkat çekici eleştiri, Cora etrafında dönen, özellikle üçüncül karakterlerin çok çabuk değişmesi, yeterince betimlenmemesi ve karakterlerin çok silik kalması. Açıkçası ben bu eleştiriye katılmadım. Bu akışkanlığı, Colson Whitehead’in dönemin panoramasını geniş tutmak için çok fazla karakteri sahneye aldığı ama romanı boğmamak için onları sahnede çok fazla tutmamaya gayret etmesi şeklinde yorumladım. Oysa her bir karakterin hayatı, acısı, çilesi başlı başına bir roman olmayı hak ediyor. Diğer bir eleştiri ise romanda zamanın ileri geri akışkanlığının fazla olması. Bunun bir kurgu tercihi olduğunu ve romanı derinliğini arttırdığını düşünüyorum. Whitehead romanı bir puzzle gibi kurgulamış. Parçaları tek bir yönde yan yana değil, farklı noktalarda farklı yönlere doğru yerleştirerek ilerlemeye başlamış. Bunun okuru yorduğunu kabul ederim. Ama edebiyat okurunun biraz da çalışkan ve uyanık olması gerektiğini düşünürüm. Whitehead’ın da çalışkan ve uyanık okuru hedeflemesinde bir yanlışlık yok bence.

Kitabın, Türkiye’de daha fazla okunmasını ve Türk edebiyatına, Ermeni, Kürt, Alevilik gibi tarihsel yaralara pansuman olma işlevini bulaştırmasını umuyorum.

Nefretin Zehri

Tüm dünyanın size karşı olduğu ve sizden nefret ettiği kabulü ile kurulan bir devletten ne hayır gelir? Amos Oz’un “Pusudaki Panter” roman...