13 Aralık 2017 Çarşamba

İnsanoğlunun Temel Çelişkisinin "Başlangıç"ı



Dünyanın temel çelişkisi nedir?  Hak ile batılın savaşı mı, emekle sermayenin mi, yoksa milliyetlerin savaşı mı? Dan Brown “Başlangıç” romanı ile bu soruya “din ile bilimin savaşı” diye cevap vermiş. Ama diğer yanıyla, romanın finalinde bir uzlaşma yolu çizmiş, en azından dine var olabileceği, temiz, sakin ve işlevsel bir alan bırakmış.

Dan Brown eserleri okumakta acele ettiğim kitaplardan değil. Çıkar çıkmaz okuma heyecanı duymuyorum. Aksine biraz demlenmesi gereken kitaplardan olduğunu düşünürüm. Ancak bu kez, Hürriyet Gazetesinde, Ertuğrul Özkök ile Dan Brown’un bir röportajını okuyunca, kitabı edinme ve okuma listeme alma sürecini biraz daha hızlandırdım.

Dan Brown’ın, son kitabı “Başlangıç” 3 Ekim tarihinde, Türkiye’de, tüm dünya ile aynı günde satışa sunuldu. Aynı anda satışı gerçekleştirebilmek, elbette çeviri işinin de aynı zamanda yapılmasını gerektiriyordu. Medyaya yansıdığı kadarı ile, çeviri ile yayınlanacak tüm ülkelerin yayıncı editörleri ve çevirmenleri Barselona’da toplanıp, aynı binada, iki ay içinde çeviri işini gerçekleştirmişler ve bu süreçte dışarı ile bağlantıları kesilmiş. Bu bana, çevirinin gerektiği bir zorunluluktan öte, kitabı bir efsane eşliğinde piyasaya sürme çabasının ürünü gibi geldi.

Dan Brown’un ekibi ve yayıncısının kitaplarını, bir kitaptan öte bir meta olarak gördüğüne şüphe yok. Bu durum kitaplarının edebi yönünü fazlası ile gölgelese de, kitaplarını tümüyle karalamaya yetmiyor. Dan Brown’un romanları genellikle bir mesele barındırıyor, bu meseleyi kabul edilebilir sağlamlıkta bir kurguya oturtuyor, zengin karakterler ve sahnelerle süsleyip önümüze sunuyor. Araştırmacı yönü ile güçlü bir altyapıya sahip romanlardan bahsediyoruz. Sanat tarihi, mimarlık, şehircilik ve bilim tarihi genel kültür ötesi derinliklerle, eserlerde konunun içine serpiştiriliyor.
Ancak, Dan Brown’un okuduğum bu üçüncü romanından sonra şunu söyleyebilirim ki, Dan Brown romanları için bir iskelet belirlemiş ve bu iskeletten kolay kolay vazgeçmiyor. Bu iskeleti ezberleyen okur için, bir süre sonra romanın akışında nerede bir sürprizle karşılaşacağını, işlerin nerede aksayıp, nerede önünün açılacağını kestirmesi zor olmuyor. Bu anlamıyla “Başlangıç” romanı da, bu iskelete, farklı kas yapısı, ten rengi, saç ve göz rengi işlenmesiyle önümüze çıkan bir eser. Ama kendi içinde, meselesinin orijinal olduğunu yadsıyamayız.

“Başlangıç” kısaca, Amerikalı ancak İspanya’da yaşayan bir fütüristin, evrim-yaratılış özelinde bilim ile din arasındaki çatışmayı bilim lehine sonuçlandırmak isteyen girişimin hikâyesi. Hikâye aslen, bu fütüristin ölümü ile başlıyor. Ama bu ölümü, İspanya kraliyet sarayındaki kırılma ve çatlak, fütüristin hayalini tamamlamaya çalışan arkadaşlarının koşturmacası takip ediyor. Fütürist olan karakter Edmond Kirsch, romanın, Elon Musk misali yeni keşiflerin ve geleceğin yönünü doğru okuma becerisine sahip kahramanı. Radikal bir ateist olarak karşımıza çıkıyor. O kadar ki, dinleri ortadan kaldıracağına inandığı bir keşfi, tüm dünyaya duyurmadan önce üç büyük dinin temsilcilerine anlatmayı uygun buluyor. Dan Brown kitaplarının süreğen karakteri ise simge bilimci  Robert Langdon ve bir kez daha romandaki tüm sıkışık süreçlerde kilitleri çözen çilingir rolünde. Ama bana kalırsa kitabın baş karakteri sanal zeka olarak karşımıza çıkan ve elektronik cihazlarla iletişim kurulan Winston. Dan Brown’un bu eserinde büyük farklılık yaratan kısım da bu. Ancak Winston’un sevecen bir sanal zeka karakteri mi yoksa bir cani mi olduğuna karar vermek romanın sonunda zorlaşıyor.

Bir spoiler olmadığını düşünerek, Robert Langdon’un romanın sonunda bir kez daha hedefine ulaşarak, fütürist dostunun açıklanmasının engellendiğini düşündüğü keşfini tüm dünyaya duyurmayı başardığını söyleyebilirim. Ama kitabın ortaya döktüğü sorular, keşfin açıklanması ile cevaplanmıyor. Hatta daha da karmaşıklaştığını söylemek mümkün. Çünkü keşfin sunumunun tüm dünyaya yayılmasının ardından, tüm dünya televizyonlarında, internet mecralarında yoğun tartışmalar yaşanıyor. Ve beklendiği gibi, kimse yerini değiştirmeden, tartışmaya durduğu noktadan devam ediyor. Yaratılışçılar için yaratılış, evrimciler için evrim kendi gerçekleri olmaya devam ediyor. Sadece zeminde hafif kaymalar yaşanıyor.

Dan Brown, fütürist karakterinin arı kovanına soktuğu çomakla başlayan kargaşayı, bir nebze esas kahramanı Robert Langdon’la çözmeye çalışıyor. Ama garip bir şekilde kitapta sorunun çözümünü, ünlü Katalan mimar Gaudi’nin 100 yıldır yapımı devam eden eseri La Sagrada Familia Kilisesinin rahibi Bena’ya söyletiyor. Bu çözümün günümüz muhafazakârlarını ne kadar ikna edeceğini bilememekle birlikte, dinin bilimle, özellikle evrimle sorununu çözmesinin zorunluluğu kaçınılmaz görünüyor.

Fütürist Edmond Kirsch’ün temel mesele edindiği iki soru, yani insanoğlunun nereden gelip nereye gittiği sorusunun, benim açımdan en dikkat çekici kısmı, insanoğlunun nereye gittiği sorusu oldu. Ortaya çıkarılan sunumunda, bu geleceğin önce karamsarlık, sonrasında ise bir aydınlık olarak paylaşılması açıkçası beni yeterince ikna etmedi. Sanal zeka insanoğlu için bir karanlık kutu ve romanda bunu, kitabın esas karakteri Winston ispatlıyor. İsmini ünlü İngiliz siyasetçi Winston Churchill’den alan bu sanal zekanın, isim babasından ne kadar etkilendiğini kitabı okudukça fark edeceksiniz.

Kitabın en çetrefilli, belki esas konu kadar heyecan uyandıran kısmı, İspanya Kraliyet Sarayında yaşanan olaylar. Ancak gariptir, romanın bu kısmı, sonuca doğru yaklaştıkça tam bir fiyaskoya dönüşüyor. Hiçbir neticeye varmayan bir yanlış anlamalar yumağına dönüşen bu kısım, sonunda da oldukça garip ve ilginç bir “eğilim” meselesinin de işin içine karıştığı bir sonuca evriliyor. Kitabın başında derin muhafazakar ve katı değerlere sahip kraliyet sarayı ve onun dini uzantısının, kitabın sonunda ne kadar esnek ve hoşgörülü olduğunu görmek, Dan Brown’un sınırları zorlamama isteğinin bir sonucu gibi. Bu arada, roman sürecinde öldürülen Müslüman din alimi ile Yahudi din aliminin ölüm süreçlerinin karanlıkta kalması senaryonun en büyük açığı.

Bu kitapla birlikte, özellikle İspanya’da Katolik Hristiyanlığın muhafazakar yüzünün ne kadar katı ve derin olduğunu bir kez daha keşfettiğimi söyleyebilirim. Devlet, bizim anladığımız anlamda laiklikten uzak ve kraliyet sarayı ile dini kurumlar fazlası ile iç içe. Ancak İspanya ile Müslüman muhafazakâr toplumları arasındaki fark dinin katılığından çok, bu katılığa karşı sivil toplumda oluşan direnç. Roman boyunca, İspanya’da dinsel muhafazakârlığa direnen, gençleri ve akademisyenleri ile sivil toplumu görebiliyoruz. Oysa Müslüman coğrafyalarda muhafazakârlığa direnen liberal, özgürlükçü akımlar son derece zayıf. Ve işin rengini de bu belirliyor. Sırf bu süreci görebilmek adına okunabilecek bir kitap.


8 Aralık 2017 Cuma

Kaybedilmiş Hayatın Öyküleri; Muhtelif Evhamlar Kitabı





Türkiye’de öykü yazarı ve kitabı havuzunun genişlediğini gözlemliyorum. Bu genişleme, havuzun derinliğinin arttığı anlamına gelmiyor elbette. Ama edebiyatta genişleme sürecinin, derinleşme öncesinin alt basamağı olduğunu düşünenlerdenim. Önce yazar ve eser sayısı artar, zamanla bu sayısının içinde daha becerili, kaliteli, özenli olanlar seçilerek derinleşme sürecini başlatır. 

Bu genişleme süreci neticesinde, son yıllarda ismini daha önce hiç duymadığımız yazarların eserleri ile sık sık karşılaşmaya başladık. Garantiye oynayan okurlardan değilim. Yani, ‘önce yazar kendisini ispat etsin, birkaç iyi kitabı çıksın, eleştirmenlerden iyi eleştiriler alsın ve ben o zaman onun kitabını okuyayım’ diye düşünmem. Zaman zaman edebiyat nehrine bir olta atar ve gelişigüzel bir eser yakalayıp okumayı tercih ederim. Elbette bunda kriterim, ciddi yayınevinden basılmış olmasıdır. Okurların değerlendirmesinden önce editörlerin değerlendirmesini önemserim. Ciddi bir yayınevi, bir yazarın ilk kitabını basmaya karar verdi ise, o eser belli bir eşiğin üzerine çıkmıştır. Bir yazarın, ilk kitabı ile tanışmak bazen heyecan verici olabilir. Hele ki, keşfettiğiniz yazar, sizin okuma ilginize paralel eserleri ile büyümeye başladı ise.

Ömür İklim Demir’in ilk kitabını okumak için seçmemin sebebi, kısaca yukarıda anlatmaya çalıştığım yeni bir keşif yaşama isteğiydi. 2017 yılında Mehtap Ceyran’ın “Mevsim Yas”ı dışında, ilk kitabı çıkmış bir yazar okumamıştım. “Muhtelif Evhamlar Kitabı”nı bu açığı kapatmak için ve tamamen olta usulü seçtim. Önceden hiçbir yorum ya da değerlendirme okumadım hakkında. O kadar ki, kitabı okumadan kısa bir zaman öncesine kadar bir kadın yazarın öykülerini okuyacağımı düşünmüştüm. Ama yazarı tanımak için internette yaptığım kısa bir araştırmada, Ömür İklim Demir’in bir erkek olduğunu fark ettim. Ayrıca, bir ilk kitaptan bahsederken, kitabın yeni çıkmış olduğu düşünülmesin. Çünkü kitap 2015 yılında yayınlanmış ve bugüne kadar da dört baskı yapmış. Açıkçası benden önce bayağı bir okur, yazarı keşfetmiş.


“Muhtelif Evhamlar Kitabı” on öyküden oluşan bir kitap. Uzunlukları farklılık gösteren öyküler için ‘kısa öykü’ tanımı kullanmak doğru olmaz. 96 sayfaya sığdırılmış 10 öykü söz konusu. Kısa gözüken bazı öyküler ise ilişik öykü denilebilecek şekilde, kitaptaki diğer öykülerle bağlantılı. Örneğin ”Tuz” isimli öykü tek sayfadan oluşuyor ama aslen “İçler Dışlar Çarpımı” ile “Vasati” isimli öykülerin sonuç sayfası gibi. İlk üç öyküyü, tek bir öykünün bölümleri olarak düşünmek daha doğru olur. Ömür İklim Demir, ilişkili öyküler dışında, farklı öykülerde de ortak karakterler kullanmayı ya da ortak karakter hissi uyandırmayı seviyor.

Öykülerin büyük çoğunluğunun ortak noktasını, kaybedilmiş, yanlış tercihlerle boşa harcanmış ve ıskalanmış hayatlar oluşturuyor. “İçler Dışlar Çarpımı”ndaki İhsan, “Vasati 40 Yaş”taki Taner, “Sonsuz Rasim Abi’ler Diyarı”ndaki isimsiz baş karakter, “İki Oda, Bir Salon, yarım Hayat”taki kazazede genç, “Uzun Uzun Çalan Ziller ve Bir Mutfak Kapısı”ndaki Rahmi Bey, “Sessizliği Öldüren Tuzluk”daki Selim, kendi kayıp hayatlarının temsilcileri. Boşa harcanmış hayatlarda, bazen vakti zamanında kaybedilmiş eşler, bazen boşanılmış evlilikler ya da huzursuz ilişkiler belirleyici oluyor. Öykülerin üçünde boşanma, üçünde eşin ölümü öykünün belirleyici etkeni. Ama tüm öykülerde yıkılmış aile sendromu ile karşılaşmıyoruz, bazılarında ileri yaşlara rağmen evlenememiş, ilişkisiz kalmış olmak da derde dönüşüyor. 

Ömür İklim Demir’i kurgu becerisi yüksek bir yazar olarak değerlendirdim. Öykülerin neredeyse hepsi, ciddi bir kurgu üzerine oturtulmuş. Şaşırtan gelişmeler, rastlantılar, tesadüfler, kaderin ilginç cilveleri öykülere renk katmış. Bu kurguyu gerçek hayatla güçlü bağları olan karakterler desteklemiş. Tüm karakterler yaşamın içinden kesilip alınmış izlenimi veriyor ve her birine kendi yaşamımızda kolaylıkla temas edebiliriz.
Ancak öykülerde dil konusunda, mektepli değil de alaylı dil kullanıldığını düşünüyorum. Belki daha doğru bir ifade ile konuşma dilinin yazıya hâkim olduğu bir tarz söz konusu. Bunun olumsuz bir yön olduğunu düşünmüyorum. Hatta bu tarz, kitapta daha çok iç sesle aktarılan öykülerde karşımıza çıkıyor. Bunu geliştirilebilinir bir tarz olarak değerlendiriyorum. 

Kitaptaki ilk üç öykü için ilginç bir tespitim oldu. İlk öyküde bir pastanede bomba patlama sahnesinin ardında, ikinci öykünün başında Onat Kutlar’dan bir epigrafa rastlayınca, bunların Onat Kutlar’ın ölümü ile ilişkilendirilmiş öyküler olup olmayacağını merak ettim. İlişkili ilk üç öykünün üçüncüsünde ise tarihli bir mektup vardı ve tarih Onat Kutlar’ın ölümünden dört gün sonrasına denk geliyordu. Öykü büyük ihtimalle, Onat Kutlar’ın ölümüne neden olan patlamayı sahne edinmişti. Ama konunun Onat Kutlar’ın eserlerinde bir konuya değinip değinmediğini anlayamadım. Keşke bu merakıma bir cevap bulabilsem.

‘Sessizliği Öldüren Tuzluk’ ve ‘Kartela’ kitapta en çok beğendiğim öyküler oldu. İlk üç öyküyü, ilişkili öyküler olarak değerlendirirsek, başarılı bir üçleme olduğunu söyleyebilirim. Kalan diğer beş öykü için kötü öyküler demek mümkün değil, ama sanki geliştirilebilir ya da farklı zamanlarda, demlenerek daha başarılı hale getirilebilir öyküler olarak değerlendirdim. Bir ceza avukatından reklam yazarına dönüşen Ömür iklim Demir’in, hayatının dinamiği olan bu dönüşüme ve gelişime açık bir yazar olduğunu düşünüyorum. Ama bu gelişim sürecinde, Temmuz 2015’de yayınlanan ilk kitaptan sonra, ikinci bir kitabın vakti geldi de geçiyor gibi.

5 Aralık 2017 Salı

İyi Edebiyatın İzinde; Günden Kalanlar




Bir meslek, erbabını ne kadar insani vasıflarından koparabilir ve yaşamın dışına iter? Her mesleğin kendine ördüğü bir kabuk vardır ama bu kabukların geçirgenlikleri, hayatla kurdukları organik bağlar değişkenlik gösterir. Kazuo Ishiguro “Günden Kalanlar” ile uşaklığın, kabuğu en sert, hayat ile organik bağı en düşük meslek olduğunu ispat ediyor bizlere. Hem de okuru bir uşağın zihnine sokup, her birimizi romanın sonuna kadar bir uşak üniforması ile dolaştırmayı sağlayacak kadar.

İtiraf etmem gerekir ki, Kazuo Ishuguro’nun varlığından, Nobel Ödülü almasından sonra haberdar olan bir kitap okuruyum. Bu da bana okur kalitemi ispatlayan bir gelişme oldu. Hala kat etmem gereken çok fazla yol var. Nobel ödülleri son yıllarda çok fazla eleştiri alan ve edebi değerleri tartışılan yazarlara ödül veren bir ödüle dönüşse de, 2017 Nobel Edebiyat Ödülü tercihi birçok edebiyat eleştirmeni tarafından olumlu karşılandı. Genel yorum Nobel’in yeniden iyi edebiyatı keşfettiği yönündeydi.

Kazuo Ishiguro’nun ilk okuduğum kitabı “Uzak Tepeler” oldu. Kısa bir ve yazarın ilk romanı olmasına karşın benim için etkileyici bir kitap olmuştu. Yazarın kitaplarından ikinci tercihim, yazarın en gözde eserlerinden sayılan “Günden Kalanlar” oldu. Bu eser, yazarın üçüncü romanı ve 1989 yılında yayınlanmış. Türkiye baskısı ise ilk olarak Can Yayınları tarafından 1993 yılında yapılmış ama okurlar tarafından çok ilgi çeken bir yazar olmamış ki, 2000 yılına kadar yazarın başka hiçbir kitabı Türkçeye çevrilmemiş. Bugüne kadar Can Yayınları yazarın iki kitabını, Turkuaz Yayınları iki kitabını, Yapı Kredi Yayınları yedi kitabını Türkçeye kazandırmış. Son yıllarda yazarın Türkiye’deki istikrarlı yayıncısı ise Yapı Kredi Yayınları. Roman olarak tüm eserleri Türkiye’de yayınlanmış ancak henüz yayınlanmamış üç adet öykü kitabı mevcut.

Yapı Kredi Yayınlarının web sayfasında Ishuguro’nun yayınlanan kitaplarının baskı sayılarına baktığımda, ülkemizde en dikkat çeken eserinin “Beni Asla Bırakma” olduğu görülüyor. 2007 yılıda ilk basımı yapılan kitap bugüne kadar 15. baskısını yapmış. Diğer kitapları arasında ise en fazla baskı sayısına ulaşan 5 baskı ile “Günden Kalanlar”. Bu sayılar Nobel ödülü öncesinde de Ishaguro’ya bir ilginin oluştuğu ve kitaplarının dikkat çektiğini gösteriyor.

Okuduğum iki kitabı neticesinde şunu söyleyebilirim ki, Ishaguro bu ilgiyi kesinlikle hak ediyor. Ishaguro saf ve iyi edebiyatın temsilcilerinden birisi. Kitabı sadece heyecan, aksiyon, sürpriz son gibi popüler kriterlerle okumayan, cümlenin ve akışın hazzını almak isteyen okurlar için sakinleştirici niteliğinde bir yazar.

“Günden Kalanlar” bir yolculuk romanı –bir uşağın 6 günlük izin süresince İngiltere’nin güneybatı yönüne yaptığı seyahat - gibi görünse de, yolculuk sadece coğrafi değil, beraberinde zihinsel ve tarihi bir yolculuğu da getiriyor. Başkarakter uşak Steven’ın zihninde, 1. Dünya savaşı sonrasından başlayıp, 2. Dünya savaşının sonrasına kadar geçen sürede, bir Lord Malikanesi merkezinde olduğu bir süreci takip ediyoruz. Bu sürecin içinde, uşaklık mesleğinde kuşaktan kuşağa yaşanan değişim kadar,  İngiltere’nin 1. Dünya Savaşı sonrası yenik Almanya’ya yönelik politikalarından, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler’e karşı ikircikli politikalarına kadar dünya tekerliğinin merkezinde yaşanan değişimler de var. Romanda 6 güne sığdırılmış 30 yılı yaşıyoruz.

Romanı özel kılan şeyin konusundan çok dili, ruhu ve konunun işlenme şekli olduğunu düşünüyorum. Romanın aktarıcısı İngilizlerin uşak geleneğinin saf bir temsilcisi. Ancak bu aktarım bir yazı dilinden çok bir iç konuşma dili şeklinde. Buna karşın, mesleğin gereklerinden dolayı son derece ciddi, kurallı ve şekilli bir dil söz konusu. Aktarım bir iç konuşma olduğu için kendi kapalı mantığını da koruyor. Karşımızda karakterinin doğrularını, yanlışlarını ya da bunları yapma nedenlerini söyleyen bir yazar yok. Aksine her yaptığını kendi mantık dizgesi ile doğrulayan ve hep haklı çıkan saf bir uşakla karşı karşıyayız. Onun zihni ile sürükleniyoruz. O, zihninde işvereni olan Lord’u övdükçe, okur olarak bizler Lord’un iyi birisi olduğunu ve dünyaya adalet getirmeye çalıştığını düşünürken, gittikçe aynı kişinin İngiltere’de 2. Dünya Savaşının sonunda lekeli bir etikete sahip olduğunu öğreniyoruz. Uşak, hizmetkârı olan Lord’un kusurlarını zihninde ne kadar örtmeye çalışsa dahi, aynı zihin uşağın kendini doğrulama girişimlerini boşa çıkarıp gizlenemez anıları ortaya dökmeye başlıyor.

Aynı durum, romanın genelinde, bir tül perde arkasında gizlenen bir duygusal ilişki için de geçerli. Uşağın, 6 günlük gezi programının, malikanede çalışan eski bir hizmetkarın yeniden malikaneye dönmesinin amaçlandığı bir ziyareti kapsadığını da düşünürken, ziyaretin sonunda, gizlenen ve kaybedilmiş bir aşkın peşinden gidilmiş olduğunu da fark ediyoruz.

Romanların kalitesinin, söylediği şeyler kadar söylemeden hissettirdiği şeylerle belirlendiğini düşünürüm. Ishaguro’nun bu eseri de bu seviyede bir roman. Az konuşarak çok derin anlaşan iki arkadaş gibi, okuruna az şey söylüyor ama çok şey hissettirip, anlatıyor.


1 Aralık 2017 Cuma

Amerika'nın En Derin Yarasına Seyahat; Yeraltı Demiryolu



“Yeraltı Demiryolu” Colson Whitehead tarafından 2016 yılında yayınlanmış bir roman. Yayınlandığı yıl New York Times, Washington Post, Time, The Wall Street Journal, Amazon, Goodreads, National Public Radio, Oprah Book Club gibi yayın ve pazarlama mecralarında yılın kitapları listelerinin ön sıralarında yer aldı. Roman, 2016 yılında Amerikan Ulusal Kitap ödülünü aldıktan sonra, ödüller 2017 yılında Pulitzer ile Arthur C. Clarke ödülleri ile gelmeye devam etti.

Türkiye’de Siren Yayınevi tarafından 2017 yılı Ekim ayında basımı yapılan kitap, çıktığı günden itibaren kitapevlerinin raflarında, web satış sitelerinin sayfalarında en dikkat çekici noktalarda yer aldı. Ancak benim kasım ayında edindiğim kitap henüz birinci basımdı. Kitaba dair internette yeterince inceleme ve değerlendirme yazısı göremedim. Sadece K24’de Seçil Epik’in Colson Whitehead ile yaptığı röportaj, İdefix’de Ece Karaağaç’ın yine yazarla kısa bir röportajı, SabitFikir’de bir değerlendirme yazısı gözüme çarptı. Amatör blog yazarları arasında ise sadece bir yazı dikkatimi çekti. 1000Kitap sitesinde, 1 Aralık tarihi itibari ile kitabın okunma sayısı 5, beğeni sayısı da 1 olarak görünüyordu.

Bu durum, Türkiye’de edebiyat okurluğunun kitaba değil yazara odaklı olduğunu gösteriyor. Okur, güvendiği okurun kitabına, herhangi bir değerlendirme okumadan gözü kapalı güvenirken, tanımadığı bir yazarın kitabı için, ödüllere boğulsa dahi mesafeli duruyor.

Colson Whitehead’in “Yeraltı Demiryolu”, Amerikan toplumu için klasik ve çok tekrarlanmış bir konuyu içeriyor olabilir. Kölelik mevzuu, sinema, dizi ve edebiyat dallarında fazlası ile işlenmiş bir konu. Ancak Amerikan toplumunda, özellikle siyahilerde yara o kadar taze ki, bu mevzuya her farklı ve özgün bakış ilgi çekmeye devam ediyor.

Aslında, konu sadece Amerika’ya özgü değil. 20. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar kölelik tüm dünyada yaygın bir durum ve köle pazarları Osmanlı topraklarında ve Anadolu’da dahi mevcut. Amerika’yı ön plana çıkaran üç nokta olduğunu düşünüyorum; İlki, Amerika’daki köleliğin, tarımsal endüstrinin en yüksek halinde sistematik bir ihtiyaca yani sadece efendi ile köle ilişkisinin dışında, toplumsal düzenin bir parçasına dönüşmesi. İkincisi Amerika’da köleliğin, dünyanın birçok noktasına göre erken bir vakitte, 1862’de kaldırılmış olmasına karşın, bir yüzyıl daha siyahilerin temel haklarından mahrum kalması. Üçüncü ve bence en önemli nokta ise, Amerikan toplumunun geçmişten kalan bu sorunla yüzleşmekten vazgeçmemesi, yarayı temizlemeden üstünü kapatmaya çalışmaması ve her hatırlama girişimini bir pansuman olarak değerlendirmesi.

“Yeraltı Demiryolu”nu Amerikan Edebiyatının bu pansuman işlevinin ürünlerinden birisi olarak görebiliriz. Gerçi Colson Whitehead verdiği röportajlarda, ABD’nin hala ırkçı olduğunu ve kendisinin ömrünün sonuna kadar da böyle olacağını düşündüğünü söylüyor. Yani ona göre yara hala açık ve kanamaya devam ediyor.

Romanın aldığı ödüllerden birisi olan Arthur C. Clarke ödülü fantastik ve bilim kurgu eserlere veriliyor. Bu roman için fantastik ve bilimkurgu diyemesek bile gerçeküstü kılan bir yönü var, 1800’li yıllarda Amerikalı zenci köleler arasında bir efsane olan “yeraltı demiryolu” ifadesini, gerçek bir tren yolu olarak kurgulaması. Oysa, o dönemlerde “yeraltı demiryolu” olarak isimlendirilen sadece, kölelerin çiftliklerinden ya da efendilerin hakimiyet alanlarından kaçarken kullandıkları tüneller.

“Yeraltı Demiryolu” kitabını, yazarının da beklemediği ölçüde popüler kılan şeyin, döneminin dilinde metafor olarak kullanılan bir kavramı gerçek anlamına dönüştürerek kullanması. Demiryolu istasyonlarının romanın en heyecan verici, merak uyandırıcı kısmı olduğuna şüphe yok.

Bazı kitapların özetleri, kitabın derinliğine gölge düşürür. Aynı şeyin bu roman için de geçerli olacağını düşünüyorum. Tek cümle ile kitap genç bir kızın köle olduğu çiftlikten (romanda plantasyon olarak tanımlanıyor) kaçarak özgür olacağı coğrafyalara ulaşma çabasının hikâyesi. Ama bu cümleden sonra kitaba tekrar dönüp baktığımda, bu özetin kitaba anlatmak için asla yeterli olmayacağını görüyorum.

Kölelerin kendi içindeki hiyerarşiden, beyazlar içinde köleliğe dair farklı bakış açılarına, coğrafyalara göre fark eden fikir akımları ve davranış kalıplarından, insan öldürmede cinayetin nerede başladığına dair detaylarla bezenmiş bir kurgu ile karşı karşıyayız. ABD’nin güneyindeki Georgia eyaletinde başlayan hikâye Güney Carolina, Kuzey Caroline, Tennessee, Indiana eyaletine uzanıyor. Amerika’da kuzeye gidildikçe kölelik karşıtlığı dolayısı ile özgürlük artış gösteriyor. Ama baş karakter Cora’nın kaçış hikâyesi inişli çıkışlı bir grafik seyrediyor. Kitabın sonunda anlıyorsunuz ki, 1800’li yıllarda Cora’ya kurtuluş yok, o her defasında yakalanacak, her defasında yeniden kaçmaya çalışacak, her defasında ona başka vicdanlar yardım edecek ve o vicdanlar her seferinde vicdansızlığın bataklığında boğulacak.

Kitapla ilgili en dikkat çekici eleştiri, Cora etrafında dönen, özellikle üçüncül karakterlerin çok çabuk değişmesi, yeterince betimlenmemesi ve karakterlerin çok silik kalması. Açıkçası ben bu eleştiriye katılmadım. Bu akışkanlığı, Colson Whitehead’in dönemin panoramasını geniş tutmak için çok fazla karakteri sahneye aldığı ama romanı boğmamak için onları sahnede çok fazla tutmamaya gayret etmesi şeklinde yorumladım. Oysa her bir karakterin hayatı, acısı, çilesi başlı başına bir roman olmayı hak ediyor. Diğer bir eleştiri ise romanda zamanın ileri geri akışkanlığının fazla olması. Bunun bir kurgu tercihi olduğunu ve romanı derinliğini arttırdığını düşünüyorum. Whitehead romanı bir puzzle gibi kurgulamış. Parçaları tek bir yönde yan yana değil, farklı noktalarda farklı yönlere doğru yerleştirerek ilerlemeye başlamış. Bunun okuru yorduğunu kabul ederim. Ama edebiyat okurunun biraz da çalışkan ve uyanık olması gerektiğini düşünürüm. Whitehead’ın da çalışkan ve uyanık okuru hedeflemesinde bir yanlışlık yok bence.

Kitabın, Türkiye’de daha fazla okunmasını ve Türk edebiyatına, Ermeni, Kürt, Alevilik gibi tarihsel yaralara pansuman olma işlevini bulaştırmasını umuyorum.

26 Kasım 2017 Pazar

Kullanım Kılavuzlarının Edebiyatı; Tüketilmiş



Kitap yorumlarıma, o kitabı neden ve nasıl tercih ettiğimi açıklayarak başlamak gelenekselleşiyor. Bunun iyi bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Bir kitapsever için günümüzde en zor meselelerden birisi hangi kitabı okuyacağını belirlemek. İyi ve verimli bir okur yılda 25-50 adet arasında kitap okuyabilir. Oysa bir yıl boyunca basılan ve yayınlanan kitap sayısı belki de binlercedir. Bir de, geçmiş zamanlarda kaçırdığımız ya da kendi kişisel tarihimizden önce yayınlanmış ve edebiyata iz bırakmış eserler olduğunu düşününce, kitap seçimi başlı başına bir meseleye dönüşüyor. Hızla akan bir nehirde, sürü ile geçen balıklardan birkaç tanesini yakalamaya çalışmak gibi bir iş yaptığımız. Bunu apayrı bir yazı konusu yapmak gerektiğini düşünüyorum.

David Cronenberg’in “Tüketilmiş” isimli romanını edinme hikâyesi, uzun süredir internetten yaptığım alışverişlerin, kitabı kitapevlerinden sayfalarına dokunarak, arka kapağını okuyarak, kitap tozlarına bulanarak satın alma geleneğine büyük bir ihanet olduğunu düşünmemle başlar. Bu düşüncenin neticesinde, her ay 1-2 kitabı, kitapevlerinden edinmeye karar verdim. Yaşadığım yerleşmede, yayınevine ait kitapevi olarak Yapı Kredi Yayınlarının işletmesi vardı. İlk ziyaretimde, bu yılın Nobel Ödülü sahibi Kazuo Ishigura’nın iki kitabını edinmek için gitmiştim. “Tüketilmiş”, ikinci ziyaretimde, hedef gözetilmeden yapılan bir alışverişin neticesi oldu. Büyük olasılıkla, İlber Ortaylı’nın “İmparatorluğun Son Nefesi” ve Füruzan’ın “Parasız Yatılı”sından sonra, gözümü bir nebze bugüne ve geleceğe çevirmek istedim. Biraz polisiye, biraz teknoloji içerikli ve ilk bakışta tipik popüler Amerikan edebiyatı izlenimi veren bir eserdi.

Oysa kitab okumadan önce gerek yazar, gerek kitap hakkında yaptığım kısa araştırmada, en azından tipik “bestseller tarzı”, popüler bir kitapla karşı karşıya kalmadığımı anladım. David Cronenberg aslen bir yönetmen. Filmlerinde insan bedeni ile teknolojinin iç içe geçtiği gelecek senaryolarını işlemeyi seviyor.

“Tüketilmiş” ise yine teknoloji ve tıbbın iç içe geçtiği bir hikâyeye sahip. Ancak bu kez için içine felsefe de katılmış. Hikâyenin başkarakterlerinden Aristide Arosteguy bir Fransız felsefe profesörü.  Kitapta kısa bir ekran görüntüsü ile sahne alan eşi Celestine Arosteguy ise yine bir felsefe profesörü olmakla birlikte, kitapta karşımıza eşi tarafından öldürülmüş ve cesedi yenilmiş bir maktul olarak çıkıyor. Ancak hikâye aslen, sevgili olan iki gazetecinin etrafında dönüyor. Bağımsız çalışan ve biri uluslararası tıp haberleri, diğeri cinayet haberleri peşinde koşan bu iki gazetecinin tuttukları iki farklı ip, giderek birbirlerine dolanıyor ve ortak bir yumağa dönüşüyor.

Hikâyenin geçtiği mekânlar oldukça geniş. Paris’te başlayan yolculuk, Budapeşte, Tokyo ve Toronta’ya kadar uzanıyor. Hatta Amsterdam’da kısa geçişler de mevcut.

Kitabın üzerine oturduğu temel felsefi mevzu ise tüketim. Bu mevzu kitabın ismine de yansımış; Tüketilmiş. Kitabın en çarpıcı ifadesi ve belki de özeti, Celestine Arosteguy’un bir sözünde saklı; “Modern çağdaki tek gerçek edebiyat kullanım kılavuzlarıdır.” Kitapta tüketim mevzu, marka fetişizmleri ile örülmüş. Kitaptaki tüm karakterlerin kullandığı ürünlerin markaları ve modelleri, özellikleri ile birlikte sergileniyor; Fotoğraf makineleri, bilgisayarlar, tabletler, cep telefonları, ses kayıt cihazları vs.

Kitabın polisiye kısmına denk düşen, Fransız profesörün eşini öldürmesi ve cesedini yemesi de, benzer bir tüketim sürecine dâhil edilmiş bir senaryoya dönüşmüş. Ama aynı sürece, tıbbi bir rahatsızlığın da eşlik ettiğini eklemek gerekiyor, Apotemnofili; Yani vücut bütünlüğüne ait kimlik bozukluğu, kişinin herhangi bir uzvunu kendine ait hissetmemesi ve varlığından rahatsız olması. Benim bile ilk okuduğumda gerçek olduğunu düşünemediği sendromun, biraz araştırınca dünyada rastlanan bir rahatsızlık olduğunu fark edince dehşete kapıldım açıkçası.

Felsefi kökeni ve gerçek bir sendrom üzerine kurulan hikayenin ucunun, sonunda Kuzey Kore ve birazda komplo teorilerine bulaşması, kitabın bir Amerikan Edebiyatı ürünü olduğunu sonlara doğru bana hatırlattı. Amerikalılar büyük olasılıkla, karşılarında karanlık bir düşman üretemeden düşünme becerisine sahip olmayan bir toplum. Bu edebiyatlarına ve sinemalarına da yansıyor. Her gizemli ve kaotik süreci bir karanlık düşmana bağlamayı başarıyorlar. Bu kitapta da benzer bir duruma tanıklık ediyoruz. Cannes film festivaline kadar müdahale eden bir Kuzey Kore’nin varlığına şahitlik etmek mümkün, kitabın sayfalarında.


Kitabın, Yapı Kredi yayınlarının genel kalite ortalamasından biraz daha düşük olduğunu düşünsem de, farklı tarzlara kaçış yapmak isteyen okurlar için iyi bir tercih olabileceğini düşünüyorum. Tüketim toplumu meselelerine biraz daha derin girebilse, daha anlamlı bir romana dönüşebilecek olan eser, yazarın komplo teorilerine bulaşması ile, Amerikan edebiyatının “bestseller” geleneğinden yeterince sapamamış. Roman sahnelerindeki sinematografi, David Cronenber’in hikâyeyi senaryolaştırma isteğini de ortaya koyuyor gibi.

25 Kasım 2017 Cumartesi

Rus Edebiyatının İlk Modern Romanı; Yüzbaşının Kızı



Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in romanı “Yüzbaşı’nın Kızı”, okuma grubum olan Kitap Ağacı tarafından ayın kitabı olarak seçildiğinde ilk işim kitap siparişi işine girişmek oldu. Ancak internette araştırmaya girişince bir gariplikle karşılaştım. Kitap, benim tespit edebildiğim ya da İdefix’de varolduğu kadarı ile Türkiye’de 16 farklı yayınevi tarafından basılmıştı. Daha da garibi, kitaplar arasında ciddi sayfa farklılıkları hissediliyordu. Örneğin Yapı Kredi yayınlarının baskısında 126 sayfa olan kitap, Antik Kitap’ta 192 sayfa,  Oda yayınlarında 176 sayfa, İletişim yayınlarında 198 sayfa, Alfa yayınlarında 215 sayfa, İş Bankası yayınlarında 545 sayfa gözüküyordu. Kısa bir araştırma ile İş Bankası Yayınlarından çıkan kitabın, toplu eserleri, dolayısı ile diğer hikâyelerini de kapsaması nedeniyle fazla sayfa sayısına sahip olduğunu anladım. Diğer yayınevleri arasındaki sayfa farklılığının ise baskı formatı ve çevirmenden kaynaklı olabileceğini düşündüm.

Bu çeşitlilik içinde kitabı güvenli bir limandan temin etmenin daha doğru olacağına karar vererek, Yapı Kredi yayınlarından Sabahattin Ali ile Erol Güney’in ortak çevirili nüshasını edindim. İş Bankası yayınlarının nüshasının çevirisi ise Ataol Behramoğlu’na ait ve bu seçenek de oldukça cazip. Sabahattin Ali’nin ortak yürüttüğü bu çevirinin ilk basımı 1944 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından (Büyük olasılıkla Hasan Ali Yücel döneminde) yapılmış.

“Yüzbaşının Kızı”, Rus edebiyatının ilk modern roman örneklerinden birisi. Puşkin, 19. Yüzyıl öncesi klasik Rus Edebiyatına, 19. Yüzyılda modern ve batılı bir form kazandıran ilk isim olarak kabul ediliyor. Bu formu hem şiirde, hem öykülerde hem de romanlarda geliştiriyor. En ünlü romanı ise “Yüzbaşının Kızı”. Puşkin, hemen hemen her verimli ve yaratıcı yazar gibi, siyaseten muhalif bir kimliğe sahip. Soylu bir aileden gelen ve eğitimli bir aydın olarak (liseyi bitirdiği yıl 1817, vefat yılı 1836), döneminin Çarlık Rusya’sına muhalif bir karakter oldu. Bu da sürgünler, gözetimler ve sansürlerle dolu bir yaşam geçirmesine neden oldu. “Yüzbaşının Kızı” Kafkaslara sürgüne gönderildiği zamanın zihninde bıraktığı tortuların ve Rus tarihinde isyanlara yönelik tarihi araştırmalarının etkisi ile ortaya çıkan bir eser olmuştur büyük olasılıkla.

Romanda hikâyenin konusu, Rusya’da 18. Yüzyılda, neredeyse 50 yıl sürmüş bir köylü ayaklanmasının, Pugaçev Ayaklanması olarak bilinen 2 yıllık kısmını içermektedir. Gerçekten yaşanmış bir isyanın içinde geçen bir aşk hikâyesini anlatır. Puşkin bu isyanla ilgili bir roman yazmaya karar verdiğinde, 1833 yılında isyanın geçtiği Orenburg, Kazan ve diğer köy ve kasabalarda aylarca belge toplamış ve olayların tanıkları ile görüşmüş. Kitabın yayınlanma tarihi ise 1836. Yazar aynı yıl, eşine yönelik iddialar üzerine bir düelloya girişiyor ve yaralanarak vefat ediyor.

Romanın içeriğine dönecek olursak, bir soylu çocuğunun, orduya katılması ve sorunlu bir sınır karakolunda görevlendirilmesi ile başlayan hikaye, soylu gencin kale komutanının kızına aşık olması, bu arada isyancıların kaleyi ve bölgedeki bir çok alanı ele geçirmesi ile hızlanıyor. Soylu genç ve yüzbaşının kızı, ilginç tesadüfler sonucu rütbelilerin katlinden kurtulur ve isyanın sonuçlanmasına kadar birçok badire atlatırlar.

Benim okuduğum baskıda romana ek bazı bölümler mevcut. Dipnotlarda, ek verilen bölümün, Puşkin’in sansürden çekinerek çıkardığı kısımlar olduğunun tahmin edildiği belirtilmiş. Puşkin’in sansürden çekindiği kısım ise, bir köylü ve aslen Kazak isyanı olarak görülen kalkışmanın içinde Rus köylülerinin de olduğuna dair bazı ifadeler. Büyük olasılıkla Rus Çarlığı, isyanı sadece bir etnisite ve inanç isyanını olarak algılanmasını sağlayıp, çarlığın ana gövdesi olan toplumsal kesimleri yanında tutma çabası içerisinde. Oysa isyanın içinde Rus köylülerinin de olması, Çarlığın meşruluğu açısından önemli bir tehdit. Bu sebepten dolayı, Çarlık sansür komitesi, bunu ima eden herhangi bir habere ya da esere izin vermiyor olsa gerek ve Puşkin bu çekinceden dolayı, kitabın ilk baskısında bu bölüme yer vermiyor ancak eskizleri arasında bu bölüme rastlanıyor.

Roman, 18. Yüzyıl Rusya kırsalı açısından önemli bir panorama sergiliyor. Kasabalar, köyler, kaleler, kalenin iç yaşamı, inançlar, etnisiteler, kültürler açısından ilginç tespitler yapmak mümkün.

Kitaba eşlik eden en önemli özellik çevirinin kendisi. Sabahattin Ali ve Erol Güney kitabı 1940’ların Türkçesi ile çevirmişler ve bu kitaba daha da bir tarihi roman havası katmış. İçinde bugün oldukça az kullanılan kelimeleri gördükçe, dilimizin zenginleştiğine mi yoksa fakirleştiğine mi karar vermekte zorlandım. Oysa bir edebiyatın zenginliği, kullanılan kelime ve ifade çeşitliliği ile artış gösterir. Bu özellik, kısa sayılabilecek romana keyifli bir derinlik katmış.


Kitabın sonunda kendi kendime, 1836 tarihinde önce yazılmış herhangi bir edebi eser okuyup okumadığımı sordum. Biraz düşününce 1859 yazımı “İki Şehrin Hikayesi” ve 1813 yazımı “Aşk ve Gurur (Önyargı)” okuduğumu fark ettim. Büyük olasılıkla, “Yüzbaşının Kızı”, okuduğum en eski ikinci kitap oldu. Sıra galiba yavaş yavaş 1600’lü yılların eseri Don Kişot’a geliyor.

17 Kasım 2017 Cuma

Yetim Bir hayatın Hikayeleri; Parasız Yatılı

Firuzan'ın "Parasız Yatılı" kitabı, hayatım boyunca beni gizli gizli takip etti. Üniversitedeki öğrenci derneğinin kitaplığında da vardı, babamın kırtasiye dükkânının raflarında da. Bugüne bugüne kadar hiç elimi atıp okuyamadım. Bunda 70'li yıllar Türk edebiyatında hep bana denk gelen karamsar havasının mı, yok kitap kapağının iticiliğinin mi etkisi var bilemiyorum.

“Parasız Yatılı” Füruzan’ın ilk eseri ve 1971 yılında yayınlanmış. Kitaptaki hikâyeler 1967 ile 1970 yılları arasında kaleme alınmış ve söz konusu hikâyeler kitaplaşmadan önce farklı edebiyat dergilerinde basılmış. Kitapta toplam 12 hikâye var. Kitaptaki ilk üç hikâye kitabın geri kalanındaki hikâyelerden farklı karakter sergiliyor. Dördüncü hikâyeden sonra yetim kadın hikayeleri başlıyor. Bu kadın bazen bir çocuk, bazen genç bir kız, bazen de babasını erken yaşta kaybetmiş evli ve çocuklu bir kadın oluyor.

Bazı hikâyelerde ise, birkaç kuşak –anneanne, anne, kız hikayeleri geçişli sahnelerle anlatılıyor. Hikâyelerin çoğuna yoksulluk eşlik ediyor. Ya da ailelerin yoksullaşma süreci işleniyor. Bu yoksullaşma süreci bazen Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçiş ile, bazen bir mübadele ile, bazen İstanbul’a yaşanan göçle yaşanıyor. Bazen ise zengin bir aile içindeki besleme bir kızın yoksulluğuna tanıklık ediyoruz.

Hikayeler 1960’lı yılların sonu ve 1970’de kaleme alınmış ama sadece bir hikaye siyaseti hissettiriyor. Oysa aynı Füruzan 1974’yılında 1960’ların sonunda yoğunlaşan siyasi hayatı aktardığı “Kırk Yedi’liler” isimli romanı yayınlamıştı. “Su Ustası Miraç” isimli hikâyede hissedilen siyaset ise sadece bir ağa çocuğunun, annesinin sert mizacına karşın köyün emekçilerin yanında durması, okurken gözaltına alındığına dair bir haber gelmesinden ibaret.

Hikâyeler son derece canlı ve etkili. Bunda Füruzan’ın gözlem gücü kadar, bu gözlemleri aktarma yeteneği de etkili. Hikâyelerde kişi tasvirleri oldukça zengin. Ama daha zengin olan, duyguları aktarma becerisi. Elbette yetim ve öksüz çocuklar ile yoksulluk insanların yüreklerine kolay sızan duygulardır ve insanların burnunu kolaylıkla sızlatır. Ancak Füruzan, bu kolaycılığa kaçmamış. Yani hikâyeler sırf yürek burkucu konularından dolayı değil, anlatımın zenginliği ve canlılığı ile de insanın yüreğine kolaylıkla nüfuz ediyor.

Hikâyede birbirine geçiş yapan bazı hikâyeler de var ve hikâyeler daha çok Firuzan'ın kendi hayat hikayesi olduğu izlenimi veriyor. Özellikle bir vapur iskelesi yakınında geçen “İskele Parkları”, “Yaz Geldi” hikâyeleri ile “Parasız Yatılı” hikâyelerinin canlılığı, hayatın içinden kopup önümüze sahneleniyor hissine kapılmamızın nedeni, gerçekten yaşanmış hayat kesitleri olduğunu hissettirdi bana.


Firuzan 70'li yıllar Türk kadın romancıları arasında Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal'la birlikte başı çeken isimlerden. Şu ana kadar her üç kadın yazarımızın da birer kitabını okumuş oldum. Belki çok erken yaşta kaybetmiş olduğumuzdan mıdır, bilemiyorum, Sevgi Soysal’ın “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” romanının beni en çok etkileyen eser olduğunu söylemem lazım. 

7 Kasım 2017 Salı

Ortaylı tarihçiliğine giriş; İmparatorluğun Son Nefesi



İlber Ortaylı'yı televizyon sohbetlerinde fazlaca dinledim. Dergi ve Gazete röportajlarını bol bol takip ettim. Ama bugüne kadar hiçbir kitabını okumamıştım. Bazı fikirlerine ve duruşlarına katılmasam dahi, değer verdiğim bir tarihçidir. Ancak sözlü aktarımlarında fikirlerini ve bilgisini derli toplu ifade edemediğini ve günlük olayları tarih süzgecinden değerlendirirken duygularını biraz fazla işin içine karıştırdığını düşünürdüm. Hatta hayatımda tanıdığım çoğu tarihçi gibi biraz fazla milliyetçi bulurdum. Açıkçası kitabını okumak bende daha farklı bir etki yarattı.

Türk tarihçileri biraz fazla milliyetçi ve mukaddesatçıdır. Bunda çok fazla şaşılacak bir şey yok, çünkü milliyetçilik ve muhafazakârlık geçmişten beslenir. Tarih alanında çalışmayı tercih edenler genelde bu fikir yelpazesinden insanlar olur. Bunun, bu bilim dalındaki olumsuz yansıması ise, kendi içine kapalı bir tarihçiliğimiz olmasıdır. İlber Ortaylı tarihçiliğimizin sefaletine farklı bir açıdan bakarak, kitabın girişinde, başka milletlerin diline hâkim olmayan, başka ülkelerin, coğrafyaların tarihini merak etmeyen bir tarihçiliğimiz olduğunu dile getirmiş.

"İmparatorluğun Son Nefesi"nde, 1808'de Rumeli Ayanlarının tahta çıkardıkları II Mahmut'la imzaladıkları Senef-i İttifak anlaşmasından itibaren Osmanlı'nın çözülme sürecinin köşe başlarını ele alan Ortaylı, bu süreci Cumhuriyet'te çok partili sürece kadar taşıyor. Kitap, her bir konuyu farklı başlıklar halinde ele alıyor. Son bölümlerde ise İlber Ortaylı ile yapılan röportajlar yer alıyor. Burada da İlber Ortaylı'nın düz yazı ile sözlü röportajlar arasındaki ifade yeteneği farkını görmek mümkün. Sözlü ifadelerinde sert ve keskin yanıtlar vermeyi seviyor. Ancak Ortaylı bilgi ve fikirlerini düz yazı ile daha doğru ve derinlikli ifade edebiliyor.

Kitabın birçok bölümü Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti adına önemli dönem noktalarına ayrılırken, bazı bölümleri de biyografi derinliğinde olmasa da, tarihi karakterlerin analizine yönelik olmuş. Bu doğrultuda, II. Abdülhamit, Mustafa Kemal Atatürk ve Enver Paşa adına ara bölümler mevcut. Bu tarz ara bölümler iki sanatçı veya özel meslek erbabı için de açılmış. Bu isimler Halide Edip Adıvar ve Turgut Cansever. Her iki isme ait bölümler, özellikle Halide Edip Adıvar’a dair bilgiler benim adıma oldukça şaşırtıcıydı.

İlber Ortaylı’nın tarihe nasıl baktığı üzerine değerlendirmeye gelecek olursak. Ortaylı’nın biraz kaderci bir tarihçi olduğunu düşündüm. Çünkü olaylara ilişkin değerlendirmesi genellikle “öyle olması gerektiği için öyle oldu” ya da “şartlar öyle olmasına neden oldu” şeklinde. Buradan yola çıkarak, tarihsel olarak birbirine tamamen zıd karakterler olan II. Abdülhamit, Mustafa Kemal Atatürk ve Enver Paşa’yı aynı anda olumlayan, belirli özelliklerini öven, hatalarını ise dönemin şartlarının getirdiği aksaklıklar olarak gören bir anlayış ortaya çıkıyor. İlber Ortaylı birazda, “Türklerin tarihi bir bütündür ve birbirinin tamamlayıcısıdır, bu bütünün bazı parçalarına sahip çıkılıp, bazı parçaları reddedilemez” mantığına sahip. Böyle olunca II. Abdülhamit de, Enver Paşa da, Mustafa Kemal Atatürk de bu doğal akışın birer parçası ve hatta birbirinin tamamlayıcısı. Bunun tamamen olumsuz bir mantık olduğunu iddia etmiyorum ama tarihe bakışımızda bir süzgece de ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Elbette zamanın yönü tek ve ne yazık ki, öyle olmasaydı şöyle olsaydı demek tarihçilik adına anlamlı bir bakış değil. Her sonuç bir sebebe bağlıdır. Mustafa Kemal, Enver Paşa’nın, Enver Paşa II. Abdülhamit’in sonucudur. II. Abdülhamit’in baskıcı iktidarı yanında orduya yönelik modernleşme girişimleri olmasa, özgürlükçü söylemlere yaslanan İttihat ve Terakki ve ordudaki kurmay eğitiminin eseri Enver Paşa bu şekli ile sahne almayacaktı. Benzer şekilde, İttihat ve Terakki ile Enver Paşa’nın Türklerde milliyetçi bir damar yaratma girişimleri ve Osmanlı’yı uçuruma sürükleyen maceraları olmasa Mustafa Kemal Atatürk belki de başaktör olmayacaktı. Ama tüm bu birbirine bağlı süreç, sürecin adımlarının her birini olumlamamıza neden olmamalı. İlber Ortaylı’nın “eğer bu bizim tarihimiz ise öyle olması gerektiği için olmuştur” mantığı ile bakması açıkçası beni yeterince ikna etmedi.

Yukarıda eleştirdiğim noktalara karşın, İlber Ortaylı’nın özellikle milletlere, kavimlere dair tespitleri oldukça çarpıcı ve bu noktada herhangi bir subjektiflik içermiyor. Türklerin tarih yapan ama tarih yazamayan bir millet olduğu vurgusu bence de yerinde. Yine İstanbul’un yağmalanması ile ilgili dile getirdiği “Türk milleti sessizce ama kesin tavırlarla inandığını ve prensiplerini uygulamayı bilmez. Bütün Akdeniz toplumları gibi laf kalabalığını, çene düşüklüğünü ve gösterişi tercih eder” ifadesi, kendi toplumuna da eleştirel bakabilen tarihçi olması adına değerli gözlemler. Bu biraz da, İlber Ortaylı’nın tarihçiliğinin ordular ve diplomatlar tarihçiliği olduğuna dair değerlendirmemi haksız çıkaran bir durum.

Kitabın sonlarına doğru İstanbul'un yağmalanması ve tarihi kimliğinin tahrip edilmesine dair bölüm ise mesleki olarak beni oldukça etkiledi. Özellikle bu kısımda İlber Ortaylı iğneyi değil çuvaldızı kendimize batırıyor ve bu konuda sonuna kadar haklı.


Sırf tarih merakı adına değil, genel kültür merakı adına da okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.

1 Kasım 2017 Çarşamba

Filozof Bir Ceninin Gözünden Cinayet Romanı; Fındık Kabuğu



Okuyacağım kitaplara dair seçim yöntemlerim farklılık gösteriyor. Çoğunlukla okuma grubumla belirlediğimiz ortak kitapları okuyorum. Onun dışında, genelde her ay, yeni çıkan bir kitap okumaya çalışıyorum. Takip ettiğim kitap ve edebiyat sitelerinde tavsiye edilen kitapları tercih ettiğim de oluyor. Bu kez okuyacağım kitabı, bir kitap reklamı belirledi. Ot Dergisinin sayfalarında gezinirken, Yapı Kredi Yayınlarının yeni basım kitaplarının ilanını gördüm. İlandaki kitaplardan birisi, İngiliz yazar, Ian McEwan’a ait “Fındık Kabuğu” isimli kitaptı ve ilanda kitaba dair verilen kısa bilgi notunu okur okumaz, okuyacağım ilk kitaplardan birisi belli olmuştu.

“Fındık Kabuğu”, ana rahmindeki bir cenin tarafından aktarılan bir cinayet romanı. İşin polisiye kısmı çok derin ve ilginç olmasa dahi, romanın bir cenin tarafından aktarılması son derece çarpıcı. Cenin dediysek, zihin düzeyi ve yetkinlik açısından bir çocuktan bahsetmiyorum, son derece derinlikli bir filozoftan bahsediyorum.

Bizim edebiyatımızda, yetişkin zihinli çocuk karakter olarak Alper Canıgüz romanlarının büyümüş de küçülmüş veledi Alper Kamu’yu hatırlıyorum. Ancak Alper Kamu, daha çok karikatürize bir karakterin düz yazıya geçirilmiş hali gibi ve mizah dalında bir eserin konusu. “Fındık Kabuğu”ndaki, henüz ismi olmayan cenin ise oldukça olgun, İngiliz ciddiyetinde bir filozof. 

Konusu ilk bakışta fantastik bir kitap havası verse de, hiç birimiz bir ceninin anne karnında tam olarak ne düşündüğünü, neleri duyabildiğini ve nasıl tepki verdiğini bilemediğimizden, gerçeğe tamamen aykırı bir fantastik eser olarak tanımlamak kitap için haksızlık olur. Belki de hepimiz, anne karnında, doğumdan sonra sahip olduğumuz özelliklerden, duyu ve düşünce yeteneklerinden daha fazlasına sahibizdir.

Kitabın başkahramanı olan ceninin, kitapta aktardığı tüm bilgiler anne karnında öğrendiği şeyler. Annesinin her konuşmasını algılıyor, anlıyor, o da yetmiyor. Dışarıdan gelen her ses, annenin kulağı ya da karın zarları üzerinden cenine ulaşıyor. O kadar ki, cenin BBC radyodan ulaşan haberler üzerinden dünyaya dair bilgilere sahip ve fikir üretebiliyor. 

Küresel ısınma, suların yükselmesi, zengin Avrupa’nın göçmenlerin istilasına uğraması, yine Avrupa’nın kimlik krizi, az gelişmiş coğrafyalarındaki şiddet sarmalı hakkında aktardığı fikirler oldukça ilginç. 

Ama hikâyenin esas konusu bir cinayet. Hem de ceninin babasının, annesi ve amcasının elbirliği ile öldürülmesine dair bir cinayet. Cenin, bu fikrin annede ilk oluştuğu andan itibaren süreci itina ile takip ediyor. İçten içe bu cinayete engel olmak istiyor ama fiziksel şartları bir müdahale bulunmasını engelliyor. Tek yapabildiği ara sıra annesini tekmelemek. 

Cinayetin gerçekleşmesinin ardından ise cenin bir ikilemde kalıyor. Babasının öcünün alınması, dolayısı ile annesinin hapishaneye düşmesi ve kendisinin de hapishanede büyümesi, ya da annesinin bu cinayet olayından sıyrılıp hür kalması ve dolayısı ile kendisinin özgür dünyada gözünü açması. Annesi ve amcası özgür kalabilmek için son girişimlerinde bulunurken cenin bir son dakika sürprizi gerçekleştiriyor.

Yaklaşık 150 sayfalık bu romanın sürükleyici bir kitap olduğunu iddia etmek çok mümkün olmayabilir. Ama bu durum aslında kitabın derinliğine ve tıka basa edebiyatla dolu olduğuna işaret ediyor. Konu oldukça farklı ve özel bir bakış açısı ile yazıldığından ilk olarak okurun, her bir sözcük ve cümlede kendisini o ceninin yerinde hissetmesi gerekiyor. Yoksa özel imaları, yakıştırmaları, benzetmeleri anlamak mümkün olmayabiliyor. Ama esas derinliği veren ceninin filozof yönü. Babasını, annesini, amcasını, başmüfettişi değerlendirdiği noktalar bile özel birisi ile karşı karşıya olduğumuzu hissettiriyor. Kim bilir belki bütün insanlar, daha doğmadan önce oldukça derin varlıklardır, oksijeni ciğerlerimizde hissettiğimiz andan itibaren aptallaşmaya başlıyoruzdur.

Kitabın orijinal baskısı 2016 yılı Eylül ayı. Yapı Kredi Yayınları ise Türkçe baskısını 2017 yılı Ağustos ayında gerçekleştirmiş. Yani oldukça taze bir roman. Kitabı okuduktan sonra, İngiliz edebiyatının dikkat çekici yazarlarından birisi olduğunu öğrendiğim Ian McEwan, diğer kitaplarını da bir an önce okumak istediğim bir yazara dönüştü benim için. Diğer fark ettiğim husus ise Yapı Kredi yayınlarının basımını yaptığı hemen hemen her eserin, edebiyat dünyasında belli bir kalite çizgisinin üstüne denk gelmesi oldu. Kitaplığım daha fazla YKY basımını hak ediyor.

6 Haziran 2017 Salı

Sovyet Devrimi muhalifinden; Köpek Kalbi

“Köpek Kalbi”ni değerlendirmeden önce klişe bir cümle kullanma izni istiyorum; “İyi bir yazar olmak için muhalif olmak gerekir”

Bulgakov, zamanının Sovyetler Birliğinin muhalif yazarlarından birisi. Çatal dilli bir mizah yazarı. İş Bankası Yayınları baskısı olan kitabının arka kapağında, Bulgakov için “Sovyet yazar” tanımlaması yapılmış. Bunun, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) dönemindeki yazarlar için kullanılan ortak bir tabir olduğuna şüphe yok. Ancak bugün, Sovyet çatısı altında yer alan Gürcistan, Estonya, Letonya, Ukrayna, Belarus, Moldova, Rusya gibi ülkeler, edebiyat tarihlerindeki yazarlar için hala aynı tabiri kullanıyorlar mıdır, merak ettim. Bunu merak etme gerekçem ise Bulgakov’un Kiev doğumlu olması. Yani büyük olasılıkla Ukranyalı bir yazar ama İş Bankası Yayınları hala onun için “Sovyet yazar” tanımı kullanmış.

“Köpek Kalbi” Bulgakov’un ilk okuduğum kitabı. Bu kitabı, yazarın diğer bir kitabı olan “Usta ve Margarita” ile birlikte sipariş vermiştim. İkisi arasında ilk okuma tercihimi “Köpek Kalbi”nden yana kullandım. Bu tercihimde “Köpek Kalbi”ni 1925 yılında, “Usta ve Margarita”yı  1968 yılında yazmış olması etkili oldu. Yazarın edebiyatta kat ettiği yolu takip etmek istedim.

“Köpek Kalbi”, Sovyet devriminin ilk yıllarına denk gelen bir eser. 1917 yılındaki devrimden, Lenin’in öldüğü 1924 yılına kadar olan kısmı, devrimin ısınma turları olarak tanımlayabiliriz. Bu dönem, eski Çarlık ile Sovyet devriminin ilk yılları arasındaki geçiş sürecini kapsıyor. Neticede hiçbir devlet ya da toplum bir günde değişmiyor. “Köpek Kalbi” bu dönüşüm ve değişimi görmemizi sağlayan bir eser.

Roman genel çerçevesi ile bir bilim kurgu kitabı sınıflandırılmasına tabi tutulabilir. Ama yazarın esas amacının politik yergi olduğu, romanın arka planı ve hikaye detaylarından belli oluyor. Bir bilim adamının/doktorun, insanları organ nakilleri ile gençleştirme araştırmaları sürecinde giriştiği bir deneyde, bir köpeğin insanlaştığına tanık oluyoruz. Ölü bir insanın beyninden alınan hipofiz bölgesi, bir köpeğe nakledilince, köpek ameliyatta bir süre sonra insansılaşma eğilimleri göstermeye başlıyor. Tüyler dökülüyor, iki ayak üzerinde ilerliyor, konuşuyor ve düşünüyor. Ama mesele insan olması değil, nasıl bir insan olduğu. Bulgakov’un hiciv yeteneği burada devreye giriyor. Köpekten insana dönüşen varlık, rejimin en sadık, örnek vatandaşlarından birisine dönüşüyor. Aslen serseri, ayyaş, çapkın ve sapık, hırsız, görgüsüz ve vasıfsız bir insana dönüşen köpek, rejime sadakat ve ihbarcılık meziyetleri ile kendi yaratıcısı doktoru zor durumda bırakıyor.

Kitabın arka planında ise Sovyet rejimindeki dönüşümlerin izleri olan, Yeterli Beslenme Merkezlerinde yapılan kokmuş yemekleri, Moskova’da kapatılan geleneksel pazarları, ismi değiştirilen sokakları, apartmanlarda, dairelerin ortak kullanımına imkân veren konut yoldaşlığı projesini, küçük esnaf işletmelerinin devletleştirilmesini görüyoruz. Ama Bulgakov bu gelişmeleri olumlu bir çizgi olarak tanımlamıyor. Daha çok bayağılaşmanın, sıradanlaşmanın, tekdüzeliğin eleştirisi olarak ele alıyor.

Kitabın baş karakterlerinden birisi olan doktor Filip Filipoviç proleterlerden ve proleterleşmeden haz etmeyen bir elit. Bunu hikâyenin her sahnesinde görüyoruz. Diğer baş karakter köpek, doktoru ilk gördüğü an onu tanımlıyor; “Tam bir yurttaş, yoldaş değil. Hatta bir beyefendi demek en doğrusu”. Bulgakov’un, köpeğin gözünden yurttaşı, hatta beyefendiliği yoldaşlığın üzerinde tuttuğu bir gerçek.

Bulgakov’un burada, Sovyet rejimi eleştirisi mi, yoksa Sovyet rejiminin insan kalitesi eleştirisi mi yaptığı tartışılabilinir. Neticede her yeni rejim, emekleme döneminin başlarında yalaka, rejime yaranmaya çalışan kişiler tarafından çevrelenir. İnsanlaşan köpek Şarikov da, benzer bir tabloda resmedilmiş Bulgakov tarafından. Ancak bu durum, bence Bulgakov’un rejimin temel ideoloji ile de sorunlu olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Zaten Bulgakov’un eserlerinin, sovyetlerde 1930’dan itibaren yasaklanmış olması da bu durumu belgeliyor.

Romanda dikkatimi çeken birkaç hususu dile getirecek olursam, Kiev’de Tıp Fakültesinden mezun olan Bulgakov’un, tıp bilgilerini romanında fazlası ile kullandığını söyleyebiliriz. Ameliyat sahnesindeki teknik bilgi donanımı oldukça iyiydi. Romandaki diğer dikkat çekici husus ise, eserdeki sahne tasarımlarının ve diyalogların bir tiyatro oyunu içinde oldukça uygun olduğuydu. Sanki Bulgakov romanın tiyatroda sahnelenmesini de hedeflemiş gibi göründü bana. Sahnelerin oldukça büyük kısmı sadece doktorun aynı zamanda konut olarak da kullandığı muayenehanede geçiyor.

Oldukça akışkan, mizahi dilli olan eserde, Sovyet dönemine geçiş sürecine ait özel anlam ve tanımların kitabın okunmasını zorlaştırma olasılığı varken, İş Bankası Yayınları, çeviri anlamında ve dip notlar konusunda okuru oldukça rahatlatmış.

“Köpek Kalbi”nin, muhalif bir yazarın, yaratıcı bir eserini okumak ve çarlık rejiminden Sovyet rejimine geçişi gözlemlemek için kaçırılmayacak bir eser olduğunu düşünüyorum.


30 Mayıs 2017 Salı

Beşiktaş'ın ihtiyacı üç yıllık gençleştirme projesi

Ve beklenen son gerçekleşti. Beşiktaş şampiyon oldu. Gerçi her ne kadar beklenen sonuç olsa da, biz Beşiktaşlılar, Beşiktaş’ın finali oynayamama, son dakika sürprizlerine engel olamama gibi bir geleneği olduğunu biliyoruz. Bu geleneğin herhangi bir Beşiktaşlıyı tedirgin etmediğini söylemek mümkün değil. Hele ki, Başakşehir’in son dakika golleri ile takibe devam etmesi, acaba ilahi dünyada bir sürpriz çalışması mı var diye bizleri oldukça düşündürdü.

Son yazımdan devam edecek olursam, dün akşam şampiyon olan Beşiktaş’ın bugünden, gelecek yılın hazırlığına başlaması gerekiyor.

Şampiyonluk maçı öncesi, sezon sonunda gönderilecek futbolcuların isimleri medyada yer almaya başlamıştı. Bu isimler; Rhodolfo (30), Ersan Adem Gülüm (30), Aras Özbiliz (27), Veli Kavlak (28) ve Ömer Şişmanoğlu (27). Haricen, halen diğer takımlarda kiralık oynayan Deny Boyko, Miloseviç, Pedro Franco, Mustafa Pektemek, Gökhan Töre’de bulunuyor. Bu isimlerden, Gökhan Töre haricindekilerin satılacağı veya yeniden kiralanacağı anlaşılıyor.

Takımdan gönderilecek futbolcuların yaş ortalamasına baktığımızda 28,4 olduğunu görüyoruz. Toplam 27 futbolcudan oluşan kadronun yaş ortalaması ise 28,2’ydi. Yani ayrılış yapan futbolcuların Beşiktaş yaş ortalamasına herhangi bir etkisi olmayacak. Ancak yerlerine daha genç oyuncuların alınması bu ortalamayı etkileyecek gibi görünüyor. Şu an kiralıktan dönüp takıma katılacak tek futbolcu olacağı tahmin edilen Gökhan Töre’nin yaşı ise 25.

Takımlarda gençleştirme projeleri bir yıl içinde gerçekleşmez. Bir transfer döneminde takımdaki yaşlı futbolcuları gönderip, yerine genç futbolcular getirdiğiniz takdirde, o takımı toparlamanız, ancak genç oyuncular yaşlanmaya başladığı dönemlerde mümkün olabilir. Futbol takımlarında gençleştirme politikası dönemsel değil süreğen bir politikadır çünkü zaman her takımı yaşlandırır. Yönetimlerin zamanın bu yaşlandırıcı etkisine karşı her yıl takımı bir yaş ortalama aşağı çekecek adımları atmaları gerekir. Beşiktaş yönetiminin, mevcutta 28,2 olan yaş ortalamasını, 3 yılda 25 yaş ortalamasına yaklaştırmayı hedeflemesi gerekiyor. Bunu yapmak için de, zamanın her yıl bir yaş ortalamayı yükseltme eğilimine karşı, takımı her yıl 2 yaş gençleştirmenin planlanması zorunlu. O zaman, önümüzdeki sezon başı için hedef, 27 yaş ortalamasında bir takım oluşturmak olmalı. 2018 yılı sezon başlangıcında 26 yaş ortalaması, 2019 yılı sezon başlangıcında da 25 yaş ortalaması hedeflenmeli.

Geçen yazımda da belirttiğim üzere, Beşiktaş’ın mevcut kadrosundaki 27 futbolcudan 13’ü 30 yaşın üstünde. Bu 13 futbolcudan 3’ü de 33 yaşın üstünde. Beşiktaş’ın takımı gençleştirebilmek için 30 yaş üstü futbolcuların oranını %50’den %30-35 aralığına çekmesi gerekiyor. Takımdan ayrılması planlanan 5 futbolcudan 2’si 30 yaşın üstünde. Yani yeni yapılacak transferlerde 30 yaş ve üzeri futbolcu alınmaz ise 30 yaş ve üzeri futbolcu sayısı 11’e düşecek. Böylece 27-28 kişilik bir kadroda, yaşı 30 ve üzeri futbolcu oranı %40 seviyesine çekilmiş olacak. Bu ilk yıl için oldukça olumlu bir adım olur.

Ayrılacak olan 5 futbolcunun yaşlarını takımın toplam yaşından eksiltip, Gökhan Töre’nin yaşını eklediğimizde, 23 kişilik kadronun yaş ortalaması 28 oluyor. Bu 23 kişilik kadroya, yaş ortalaması 23 olan 5 adet futbolcu eklediğimizde ise, toplam 28 futbolcunun yaş ortalaması 27,1’e düşüyor. Yaş ortalaması 23 olan 5 futbolcunun yaş dağılımının;
20-22 yaş arası; 2 futbolcu
23-25 yaş arası; 2 futbolcu
26-29 yaş arası; 1 futbolcu olması gerekiyor.

Türkiye’de özellikle 4 büyüklerde yaş aralığı 17-22 arası olan futbolcuların transfer edilmesine dair bir güvensizlik var. Oysa Alman ligi takımlarından Dordmund, geçen yıl 19 yaşındaki Dembele’ye 15 milyon Euro, Emre Mor’a ise 9 milyon Euro bonservis ödemişti. Türkiye’de şu an Başakşehir’den 19 yaşındaki Cengiz Ünder ve Trabzon’dan 20 yaşındaki Yusuf Yazıcı oldukça ideal transfer hedefleridir. Ama ülkemizdeki takımlar, bu tip futbolcuların 25 yaşına kadar belirli bir istikrar kazanıp, güven vermesinin ardından transferlerini gerçekleştirmeyi daha makul görüyorlar.

Yukarıda yapılan hesaplardan da görüldüğü üzere Beşiktaş’ın sezon başına 27 yaş ortalaması bir takımla girebilmesi oldukça olası. Takım, özellikle ilk 11, oldukça tecrübeli ve takıma 25 yaş altında 4 adet futbolcu eklenmesi yaş ortalamasında ciddi bir etki yapacak. Takımın hali hazırda tecrübeli transfer isteyen tek noktası stoper mevkii. Bu mevkii için düşünülen Manchester City’li Mangala’nın yaşının 26 olması da, yaş ortalamasını düşürmek adına oldukça büyük avantaj. Bu ismin ilk 11’e girmesi ile, 31,5 olan ilk dört oynayan defans hattı yaş ortalaması da 30’a düşürülmüş olacak.

Diğer dört transferin ise, 2 adet kanat oyuncusu, 1 orta saha ve 1 santfor oyuncusu olması muhtemel. Keşke bu takıma Cengiz Ünder, Emre Mor, Yusuf Yazıcı ve Enes Ünal gibi genç oyuncular eklenebilse. Cengiz Ünder, Emre Mor ve Enes Ünal için tren kaçmış gibi görünüyor. Dordmunt Emre Mor’dan kolayca vazgeçmez, Cengiz Ünder için Tottenham, Enes Ünal için de Valencia iddiaları var.
Beşiktaş Yönetiminin ve scout ekibinin en büyük başarısı bu sene bu isimlere alternatif yeni isimler bulup çıkarmaları olacak.


Elbette, bu yaptığımız hesaplar, Oğuzhan, Tolgay, Aboubakar, Talisca ve Demba Ba’nın takımda kalma olasılıkları üzerine yürüyor. Bu futbolcuların transfer olmaları ya da tekrar kiralanamamaları durumunda tüm hesap ve kitaplar değişecek demektir. Aynen geçen yıl Sosa ve Mario Gomez’in beklenmedik şekilde takımdan ayrılmaları gibi.

23 Mayıs 2017 Salı

Beşiktaş Yaşlanıyor

Beşiktaş, 15. şampiyonluğuna adım adım yaklaşıyor. Son bir galibiyet, 15. şampiyonluğun ve formaya yeni bir yıldız takmanın önünü açacak. Başakşehir’in puan kaybetmesi, farkın 4 puana çıkması, Beşiktaş’a tek galibiyetin yeter hale gelmesi, ilk oynanacak maçın küme düşmesi kesinleşen Gaziantepspor’la oynanacak olması, Beşiktaşlıların zihnindeki şampiyonlukla ilgili tüm şüpheleri hemen hemen yok etti.


















Artık Beşiktaş için gelecek sezonun planlaması daha ön plana çıkacaktır. Çünkü günümüz spor dünyasında sportif başarıları ancak bir gün kutlayabiliyorsunuz. Ertesi gün, yeni sezon ve daha ötesi için akılcı plan geliştirmeyen ve bu plana dönük çaba sergilemeyenler kolaylıkla geriye düşebiliyorlar.

Medyaya yansıyan Beşiktaş transfer haberlerine bakıldığında, öncelikle kiralık olan oyuncular, Aboubakar ile Talisca’nın takımda kalıp kalmayacağına odaklanıldığını görüyoruz. Bu konuda öncelikle Beşiktaş’ın scout ekibini kutlamak lazım. Bir önceki sezon Türk futbol taraftarlarından çok ama çok az kişinin ismini bildiği bu iki oyuncuyu bir sezonluk bile olsa takıma kazandırmayı başardılar. Transferde Beşiktaş’ın önceliği bu iki futbolcunun takımda kalması. Gerek Beşiktaş taraftarları, gerekse de tüm futbol camiası biliyor ki, yaşları 25 ve 23 olan bu iki futbolcu henüz kapasitelerinin altında oynuyor ve futbolda kat edecekleri oldukça uzun bir yol var.

Ama kendi adıma Beşiktaş’ın transferde başka bir önceliği olması gerektiğini düşünüyorum; Gençleştirme. Beşiktaş yaşlı bir takım ve giderek yaşlanıyor. Gelecek sezon bir yaş daha yaşlanacak. Artık Samet Aybaba ve Biliç’in ilk dönemlerindeki genç takım ve kadrodan bahsedemiyoruz. Takımın ilk 11 ve yedeklerinin yaş ortalamasına bölge bölge bakacak olursak;

İlk 11:
Kaleci; Fabri (29)
Defans: Gökhan Gönül (32), Marcelo (30), Tosiç (32), Adriano (32) =Yaş Ortalaması; 31,5
Orta Saha; Atiba (34), Oğuzhan (24), Talisca (23) = Yaş Ortalaması; 27
Hücum; Quaresma (33), Aboubakar (25), Babel (30) = Yaş ortalaması; 29,3

Yedek:
Kaleci; Tolga (33), Utku Yuvakuran (19) = Yaş Ortalaması; 27
Defans; Beck (30), Rhodolfo (30), Mitroviç (23), Caner (28), Atınç (23), Ersan (30) = Yaş ortalaması; 27,33
Orta Saha; Necip (26), Gökhan İnler (32), Tolgay (26), Veli (28) = Yaş Ortalaması; 28
Hücum; Ömer Şişmanoğlu (27), Cenk Tosun (25), Aras Özbiliz (27), Demba Ba (31) = Yaş Ortalaması; 27,5

Yukarıda da görüldüğü üzere, takım bölge olarak yaş ortalaması 27’nin altında olan hiçbir bölge yok. Hatta defans hattındaki ilk 11’in yaş ortalamasının 31,5 olması gibi oldukça yüksek ortalamalar da görünüyor.

Futbolcuları yaşlarına göre sınıflandırdığımızda;
17-21 yaş aralığı; 1 futbolcu (%4)
22-25 yaş aralığı; 6 futbolcu (%22)
26-29 yaş aralığı; 7 futbolcu (%26)
30-32 yaş aralığı; 10 futbolcu (%37)
33-35 yaş aralığı; 3 futbolcu (%11) olduğu görülüyor.

Bu istatistiğe göre takımda 30 ve üstünde 13 futbolcu var ve bu takımın yarısı yapıyor. 25 ve altı yaş altında ise 7 futbolcu var ve bu da takımın neredeyse dörtte biri. Geri kalan dörtte bir ise 26-29 aralığında bulunuyor. Yani takımın yarısının yaşlı, dörtte birinin orta yaşlı, diğer dörtte birinin genç olduğunu söyleyebiliriz.

Takımın ideal 11’inin yaş ortalaması 29,45. Tüm takımın (27 futbolcu) yaş ortalaması 28,2. Beşiktaş aynı futbolcuları koruduğu takdirde gelecek sezon bu vakitler bu ilk 11’in yaş ortalaması 30,45 olacak.

Bu sezon Avrupa’da oynadığımız takımların yaş ortalamaları ise şöyleydi;
Lyon: 24,8
Napoli: 26,7
Benfica: 27,1
Dinamo Kiev: 24,7
Beşiktaş’ın Lyon’da oynadığı Avrupa Ligi çeyrek finali ilk maçında, Lyon sahaya 21 ve 20 yaşlarındaki iki stoperle çıkmıştı. Beşiktaş’ta ise 17-21 yaş aralığındaki tek futbolcusu 2. Yedek kaleci olan Utku Yuvakuran.


















Tecrübe elbette, özellikle Avrupa kulvarında olmak üzere son derece önemli bir kriter. Ama fiziğin deneyimi taşımakta zorlandığı noktalarda bu durumun dezavantaja dönüşmesi çok kolay. Beşiktaş’ın içinde yer aldığı Şampiyonlar Ligi grup aşamasında, tüm grup maçları içinde koşu mesafeleri en düşük takım olması Beşiktaş’ta deneyim/yaşlılık denkleminin dezavantaja dönüştüğünü gösteriyor.

Bu nedenle Beşiktaş’ın bu transfer sezonunda birinci öncelik maddesi takımı gençleştirmek olmalı. Nasıl yapılabileceğini bir sonraki yazıda ele alacağım…





Nefretin Zehri

Tüm dünyanın size karşı olduğu ve sizden nefret ettiği kabulü ile kurulan bir devletten ne hayır gelir? Amos Oz’un “Pusudaki Panter” roman...