Kitap Ağacı 600
Günde Devr-i Alem Kulübünün üçüncü kitabı, Arnavut yazar İsmail Kadare'nin
kitabı "İbret Taşı"ydı. İsmail Kadare' nin daha önce Kuşatma isimli
kitabını okumuştum ve oldukça beğenmiştim. O kitabında da Osmanlı kuşatması
altındaki bir Arnavut şehrinin hikayesini anlatıyordu. Arnavutların gözünden
Osmanlı'yı görme fırsatım olmuştu. İsmail Kadare belli ki bir Arnavut
milliyetçisi ve Arnavutluk' ta yaklaşık 400 yıla yakın süren Osmanlı
hakimiyetine karşı tepkili ve olumsuz bir duruşu var. Bu duruşu anlaşılır bir şey.
Hatta belki de anlamak isteyebileceğim bir şey.
Ancak "İbret Taşı" ne yazık
ki, "Kuşatma" kitabı kadar etkileyici bir roman olmadı benim için.
Belki de buna kitabın tarzı konusunda ta en başından itibaren yanılgı içinde
olmam neden oldu. Çünkü ben, aynı "Kuşatma" kitabı gibi tarihi bir
roman bekliyordum. Ama "İbret Taşı" hikaye ilerledikçe, yarı
fantastik yarı tarihi bir romana dönüştü. Anlatılan Osmanlı Devletinin benim az
çok bildiğim ve çok da hayranı olmadığım Osmanlı Devleti değil. Mühür ve
Fermanlar Sarayı, Fısıltı Sarayı, Tabir Sarayı gibi ilginç kurumlardan oluşan
ve bir milyon memuru olan bir devlet anlatılıyordu. İsmail Kadere hakkındaki
bir yazıda, eserlerinde “yetmişli yıllardaki komünist düzenle de alegorik
bağlar kuran, Kafka’yı aratmayan fantastik bir kâbus bürokrasisi yarattığı”
ifade ediliyordu.
Belki, bu eseri de bu bağlamda
değerlendirmek lazımdı. Ancak kitabın olay örgüsü, Osmanlının hakimiyet kurduğu
çağın bir gerçekliği olan kelle alma politikası ve onun sıradan bir sonucu olan
ibret taşı ile bu taşta sergilenen Tepedenli Ali Paşa ile Hurşit Paşanın gerçek hikayeleri insanda ne
yazık ki fantastik bir kabus bürokrasisi beklentisi yaratmıyordu.
Yazarın eserini, gerçek temellerinden
uzaklaştırıp fantastik bir kulvara sokma isteğinden midir eminim değilim ama
romanda Osmanlı’ya, İstanbul’a ve İslam yaşam tarzı alışkanlıklarına dair de
bir çok yanlışlar mevcuttu. Örneğin kelleleri taşıyan haberciler İstanbul’a 7. Kapıdan
giriş yapıyorlar ve bu kapının protokol kapısı olduğunu, diğer numaralı
kapıların farklı amaçlı girişlere hizmet ettiği dile getiriliyor. Oysa İstanbul
Tarihi surlarındaki kapılar numaralarla anılmazlar ve hepimizin bildiği
isimlerle, Azap Kapısı, Yenikapı, Topkapı, Edirnekapı gibi isimlere sahiptir.
Yine İstanbul’da 1800’li yılların başında altı katlı bir devlet dairesi de
yoktur. Osmanlının özellikle Osmanlı topraklarında ulusal kimlikleri yok etmeye
dair, kitapta bahsedilen politika ve yöntemlere de sahip olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü Osmanlı ulusal değil dini politikalar üzerinde oluşmuş bir yapıydı.
Osmanlı ulusları değil dinleri ve dini cemaatleri tanırdı. Toplumların diline
dair de özel bir politikası olduğunu düşünmüyorum. Eğer olsa idi en başta
devletin doğu topraklarındaki ermeni, kürt, arap toplumlarının dilleri ile
uğraşırdı. Oysa Osmanlı başka toplumların dillerini yok eden değil daha çok
onların dilinden etkilenen bir yapısı vardı. İslami yaşam tarzına dair tespit
ettiğim hata ise Hurşid Paşanın naaşının tabutla gömülmesi oldu. Olsa Müslümanlar
tabutla değil, kefenle gömülürler ve tabut sadece naaşı taşımak için
kullanılır.
İsmail Kadare, Arnavutların aslında Batı
Avrupa kültürüne ait bir millet, kültürel ve zihinsel olarak esasen Hıristiyan bir
toplum olduğunu düşünen bir yazar. Bu nedenle, Arnavutluk’un, Osmanlı
Hakimiyetinde olduğu döneme dair ciddi eleştirileri var. Gerek “Kuşatma”
gerekse de “İbret Taşı”nda bu bakış açısını anlamak oldukça mümkün. “Kuşatma”
bu anlamı ile bana daha makul eleştiriler taşıyan bir kitap gibi gelse de, “İbret
Taşı” açıkcası biraz şeytanlaştırma çabasının bir ürünü gibi geldi bana. Çünkü
kitapta anlatılan Osmanlı fazlası ile yetenekli ve organize bir devlet. Oysa
Osmanlı Devleti ne yazık ki, özellikle yazı kültürü üzerinde yükselen bir
devlet değil. Bu kitapta bir kez daha şunu anlama şansım oldu; milliyetçilik
insanların gözlerini köreltiyor ve dünyayı meleklere ve şeytanlara indirgiyor.
Her millet kendini melek, diğerlerini şeytan görüyor ve bu hali ile dünya onlar
için anlaması ve yorumlaması kolay hale geliyor. Ama ne mutlu ki hayat bu kadar
basit değil ve oldukça renkli sayılabilecek düzeyde karmaşık.
Kitabı kapak tasarımı ve çeviri
açısından da beğenmediğimi söyleyebilirim. Kitapta geçen "terör" gibi
kavramlar 20.yüzyılın kavramları ve tarihi bir romanda yer alması bana garip
geldi. Zannedersem bu noktada bir çevirmen hatası mevcut. Profil Yayınlarından
çıkan "Kuşatma" romanı kapak tasarımı ve çeviri olarak çok iyiydi.
Açıkcası Devr-i Alem Kulübünün seçkisi olmasa böyle bir kapağa sahip bir kitabı
satın almazdım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder