Kitap yorumlarıma, o kitabı neden
ve nasıl tercih ettiğimi açıklayarak başlamak gelenekselleşiyor. Bunun iyi bir
yöntem olduğunu düşünüyorum. Bir kitapsever için günümüzde en zor meselelerden
birisi hangi kitabı okuyacağını belirlemek. İyi ve verimli bir okur yılda 25-50
adet arasında kitap okuyabilir. Oysa bir yıl boyunca basılan ve yayınlanan
kitap sayısı belki de binlercedir. Bir de, geçmiş zamanlarda kaçırdığımız ya da
kendi kişisel tarihimizden önce yayınlanmış ve edebiyata iz bırakmış eserler
olduğunu düşününce, kitap seçimi başlı başına bir meseleye dönüşüyor. Hızla
akan bir nehirde, sürü ile geçen balıklardan birkaç tanesini yakalamaya
çalışmak gibi bir iş yaptığımız. Bunu apayrı bir yazı konusu yapmak gerektiğini
düşünüyorum.
David Cronenberg’in “Tüketilmiş”
isimli romanını edinme hikâyesi, uzun süredir internetten yaptığım
alışverişlerin, kitabı kitapevlerinden sayfalarına dokunarak, arka kapağını
okuyarak, kitap tozlarına bulanarak satın alma geleneğine büyük bir ihanet
olduğunu düşünmemle başlar. Bu düşüncenin neticesinde, her ay 1-2 kitabı, kitapevlerinden
edinmeye karar verdim. Yaşadığım yerleşmede, yayınevine ait kitapevi olarak Yapı
Kredi Yayınlarının işletmesi vardı. İlk ziyaretimde, bu yılın Nobel Ödülü
sahibi Kazuo Ishigura’nın iki kitabını edinmek için gitmiştim. “Tüketilmiş”, ikinci
ziyaretimde, hedef gözetilmeden yapılan bir alışverişin neticesi oldu. Büyük
olasılıkla, İlber Ortaylı’nın “İmparatorluğun Son Nefesi” ve Füruzan’ın “Parasız
Yatılı”sından sonra, gözümü bir nebze bugüne ve geleceğe çevirmek istedim.
Biraz polisiye, biraz teknoloji içerikli ve ilk bakışta tipik popüler Amerikan
edebiyatı izlenimi veren bir eserdi.
Oysa kitab okumadan önce gerek
yazar, gerek kitap hakkında yaptığım kısa araştırmada, en azından tipik “bestseller
tarzı”, popüler bir kitapla karşı karşıya kalmadığımı anladım. David Cronenberg
aslen bir yönetmen. Filmlerinde insan bedeni ile teknolojinin iç içe geçtiği
gelecek senaryolarını işlemeyi seviyor.
“Tüketilmiş” ise yine teknoloji
ve tıbbın iç içe geçtiği bir hikâyeye sahip. Ancak bu kez için içine felsefe de
katılmış. Hikâyenin başkarakterlerinden Aristide Arosteguy bir Fransız felsefe profesörü.
Kitapta kısa bir ekran görüntüsü ile sahne
alan eşi Celestine Arosteguy ise yine bir felsefe profesörü olmakla birlikte,
kitapta karşımıza eşi tarafından öldürülmüş ve cesedi yenilmiş bir maktul
olarak çıkıyor. Ancak hikâye aslen, sevgili olan iki gazetecinin etrafında
dönüyor. Bağımsız çalışan ve biri uluslararası tıp haberleri, diğeri cinayet
haberleri peşinde koşan bu iki gazetecinin tuttukları iki farklı ip, giderek
birbirlerine dolanıyor ve ortak bir yumağa dönüşüyor.
Hikâyenin geçtiği mekânlar
oldukça geniş. Paris’te başlayan yolculuk, Budapeşte, Tokyo ve Toronta’ya kadar
uzanıyor. Hatta Amsterdam’da kısa geçişler de mevcut.
Kitabın üzerine oturduğu temel
felsefi mevzu ise tüketim. Bu mevzu kitabın ismine de yansımış; Tüketilmiş.
Kitabın en çarpıcı ifadesi ve belki de özeti, Celestine Arosteguy’un bir
sözünde saklı; “Modern çağdaki tek gerçek edebiyat kullanım kılavuzlarıdır.”
Kitapta tüketim mevzu, marka fetişizmleri ile örülmüş. Kitaptaki tüm
karakterlerin kullandığı ürünlerin markaları ve modelleri, özellikleri ile
birlikte sergileniyor; Fotoğraf makineleri, bilgisayarlar, tabletler, cep
telefonları, ses kayıt cihazları vs.
Kitabın polisiye kısmına denk
düşen, Fransız profesörün eşini öldürmesi ve cesedini yemesi de, benzer bir
tüketim sürecine dâhil edilmiş bir senaryoya dönüşmüş. Ama aynı sürece, tıbbi
bir rahatsızlığın da eşlik ettiğini eklemek gerekiyor, Apotemnofili; Yani vücut
bütünlüğüne ait kimlik bozukluğu, kişinin herhangi bir uzvunu kendine ait
hissetmemesi ve varlığından rahatsız olması. Benim bile ilk okuduğumda gerçek
olduğunu düşünemediği sendromun, biraz araştırınca dünyada rastlanan bir
rahatsızlık olduğunu fark edince dehşete kapıldım açıkçası.
Felsefi kökeni ve gerçek bir
sendrom üzerine kurulan hikayenin ucunun, sonunda Kuzey Kore ve birazda komplo
teorilerine bulaşması, kitabın bir Amerikan Edebiyatı ürünü olduğunu sonlara
doğru bana hatırlattı. Amerikalılar büyük olasılıkla, karşılarında karanlık bir
düşman üretemeden düşünme becerisine sahip olmayan bir toplum. Bu
edebiyatlarına ve sinemalarına da yansıyor. Her gizemli ve kaotik süreci bir
karanlık düşmana bağlamayı başarıyorlar. Bu kitapta da benzer bir duruma
tanıklık ediyoruz. Cannes film festivaline kadar müdahale eden bir Kuzey Kore’nin
varlığına şahitlik etmek mümkün, kitabın sayfalarında.
Kitabın, Yapı Kredi yayınlarının
genel kalite ortalamasından biraz daha düşük olduğunu düşünsem de, farklı
tarzlara kaçış yapmak isteyen okurlar için iyi bir tercih olabileceğini
düşünüyorum. Tüketim toplumu meselelerine biraz daha derin girebilse, daha
anlamlı bir romana dönüşebilecek olan eser, yazarın komplo teorilerine
bulaşması ile, Amerikan edebiyatının “bestseller” geleneğinden yeterince
sapamamış. Roman sahnelerindeki sinematografi, David Cronenber’in hikâyeyi
senaryolaştırma isteğini de ortaya koyuyor gibi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder