20. yüzyıl şehirlerin yüzyılıydı.
Tüm dünyada insanlar yığınlar halinde kırsaldan şehirlere aktı. Bu yığılma
karşısında şehirler, büyüdü, şişti ve kocamanlaştı. Bu durumda dünyada şehirler
ikiye ayrıldı; Bu büyümeyi organize edebilen ve kent kimliklerini koruyup güçlendiren
şehirler ile bu büyümeyi organize edemeyen, kimliklerini yitiren şehirler.
Ülkemizdeki şehirler ne yazık ki bu konuda oldukça başarısız oldu. Bu hususta
başı İstanbul çekti.
Hakan Bıçakcı’nın son romanı “Uyku
Sersemi”nin başkarakteri her ne kadar Kahraman Kara gibi gözükse de, asıl başat
ve gizli karakter İstanbul. Çünkü “Uyku Sersemi” kentsoylu bir roman. Her bir kelimesinden,
satırından, paragrafından ve sayfasından kentlilik akıyor. Ama sayfalardan akan
şey aynı zamanda, kentin, bu kitap özelinde İstanbul’un kaybolan kimliği. Her
bir sayfada yitip giden, yok olan kent kimliğini takip ediyoruz.
Kahraman Kara, lise yıllarından
beri, hayatında temas ettiği her şeyi listeleme alışkanlığına sahip bir
karakter. Filmleri, müzikleri konularına göre listelediği gibi, yaşadığı şehre karakter
veren uğrak noktalarını da listeliyor. Ve romanın başında, görüştüğü bir
yayınevi, bu listeyi bir şehir rehberi kitabına dönüştürmeyi kabul ediyor. Bu
kitapta, şehrin en önemli ama beraberinde belli bir ruhu da barındıran
kitapçıların, lokantaların, sinemaların, tiyatro salonlarının, tarihi
pastanelerin, kendine has meyhanelerin, esnaf lokantalarının, plakçıların, antikacıların,
müze ve galerilerin yer alması planlanıyor. Ancak bu yerler için bazı kriterler
de var. Örneğin sinemalar AVM içinde yer almayacak, tüm yerler belirli bir
tarihi birikimi, bir hikayeyi bünyesinde barındıracak.
Kitap ve beraberinde getirdiği
sorunlar, yayınevinin projeyi kabul etmesinden sonra başlıyor. Çünkü kitapta
olması planlanan yerlerin ya kapandığı ya da kapanmaya hazırlandığı ortaya
çıkmaya başlıyor. Şehir rehberine girmesi planlanan, kitapçılar parfümericiye,
pastaneler bijutericiye, kafeler butiğe dönüşüyor. Tüm bu gelişmelere, ana
karakterin yaşadığı ortamlardaki kentsel dönüşüm çalışmaları, yıkılan eski binalar,
inşa edilen yeni binalar kısacası büyük bir beton yığını eşlik ediyor. Romanın
sonunda kitap projesi de ters yüz edilip, farklı bir formata bürünüyor.
Hakan Bıçakcı'nın yumuşak ve naif
bir tarzı var. Eserlerinde aksiyon, koşturma ve hız yok. Her şey oldukça yavaş
ilerliyor. Sakin bir anlatımı var. Ama bu sakinlik koca bir devinimi, kentsel
çalkantıları, alt üst oluşları gayet iyi aktarıyor. Yazar, İstanbul'un kaybolan
kimliğini, geçmişini, hafızasını kaybetmesini, ana karakter Kahraman Kara’nın
günlük yaşamı ile de özdeşleştiriyor. Kahraman Kara, kendi yaşamında da yüzünün
ve sesinin yavaş yavaş değiştiğini ve başka bir karaktere dönüştüğünü
gözlemliyor ve bu dönüşüm onu tüm aile ve dostluk ilişkilerinden koparıyor.
Bir insanın yüzü ve sesi, onun
kimliği adına son derece belirleyici unsurlar. Yüzünüz ve sesiniz değiştiğinde
ne kadar aynı siz olabilirsiniz? Yüzü değişen bir insan için, çevresindeki
kişilerin ona aynı kişi gibi davranmaya devam etmesi oldukça zor olabilir.
Kahraman Kara için de bu durum geçerli olmaya başlıyor. Bu noktada, romanda
insan yüzü ile kentin yüzü arasında kurulan paralelliği gözlemliyoruz. Kentin
yüzünü oluşturan meydanların, yolların, dükkânların, işletmelerin, binaların
hızla değişmesi de, kentin karakterinde benzer bir değişim yaşatıyor. Oysa her
şehir büyür ve değişir. Ancak özellikle tarihi şehirler, ona karakter veren
tarihi merkezlerini olabildiği müddetçe korumaya, hatta gerekirse yüzyılların
izini ön plana çıkamaya çalışırlar. Oysa İstanbul başta olmak üzere, Türkiye’nin
tüm şehirlerinde hızlı bir kimlik yitimi mevcut ve beton kentin her yerini
istila ediyor. Hem de bunu, özellikle muhafazakar olduğunu iddia eden bir
iktidarın yönetiminde gerçekleştiriyor. Bu da özellikle üzerinde durulması
gereken bir durum.
Hakan Bıçakcı'nın çok yalın
bir dili var. Kelimeleri zorlamıyor ama basit kelimelerden ince bir mizah
üretebiliyor. Yaşamı giderek hızlanan ama hızlandıkça yıpranan, değerlerini
yitiren şehirleri, "yavaş roman" tarzı ile gayet güzel aktarmış.
"Uyku Sersemi" uyku getiren sakin hali ile insana iyi gelen bir
roman. Kedi Berna, temizlikçi Serap, sevgili Elif, Alzheimer babaanne o kadar
sıcak ve naif karakterler ki, romanın hiçbir sayfasında eksik olmasını
istemiyorsunuz. Tüm bu karakterlerle, Kahraman Kara’nın diyalogları oldukça
keyifli. Örneğin Elif’in vejetaryenliği üzerine Kahraman’ın ona Hitler’in de
vejetaryen olduğunu söylemesi gibi. Diyaloga
sevimliliği veren esas nokta ise Elif’in cevabı; “Yuh, iki köfte yemek için
amma kastın”
Kitabı bir müzik ve film kitabı
olarak da değerlendirmek mümkün. Kitap boyunca Kahraman’ın zihninde oluşan,
konularına göre müzik ve film listelerini takip ediyoruz. Açıkçası ben bu
listelerden bazılarını kendi listeme ekledim. Hatta bazı şarkıları kitap
eşliğinde dinledim.
Hakan Bıçakcı 40 yaşında bir
yazar ve bugüne kadar yedi romanı ve üç öykü kitabı yayınlanmış. Kitap sayısı verimli
olduğunu göstermekle birlikte, kitapların tarzı ve derinliği kendi tarzını
geliştirebildiğini ispatlıyor. Külliyatı daha dikkatli takip edilmesi gereken bir
yazar olmaya doğru ilerliyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder