Ot Dergisi’nin Aralık sayısında,
Vedat Özdemiroğlu’nun sayfasını okurken ismine rastladım, John Steinbeck’in
Tatlı Perşembe”sine. Vedat Özdemiroğlu, ustası Tekin Aral’ın bir gün kendisine
bu kitabı okuyup okumadığını sorduğunu, kendisinin okumadığını söylemesinin
ardından, Aral’ın “büyük eksiklik” diye cevapladığını
söylüyordu. Bu sohbetten oldukça uzun bir zaman sonra, yakın bir tarihte
okuduğu bu kitap için, Tekin Aral’ın ne kadar haklı olduğunu dile getiren
ifadelerle tamamlıyordu pasajını.
Bu okuma üzerine küçük not
defterime kitabın adını ekledim ve ocak ayı sipariş listemde de yer verdim.
Kitap elime geçtikten bir buçuk ay sonrada okuma fırsatı buldum.
“Tatlı Perşembe”yi okumaya
başladığımda, kitabın aslında üçlü bir serinin son kitabı olduğunu fark ettim.
Çünkü kitabın ilk iki bölümü bağlantı cümleleri ile doluydu. Bir an, acaba
yarıda bırakıp ilk iki kitabı okuduktan sonra mı devam edeyim, diye düşündüm.
Ama bir bölüm daha okuyunca, kitabın her ne kadar üçlü serinin bir parçası da
olsa, kendi içinde bağımsız bir hikâye olduğunu fark ettim ve yoluma devam
ettim. Roman, Steinbeck’in “Sardalya Sokağı” ve “Yukarı Mahalle” romanları ile
birlikte üçlü bir seri oluşturuyor. “Tatlı Perşembe” serinin üçüncü kitabı.
Ancak bu kez, II. Dünya Savaşı’nın sonrasını komu ediniyor ve doğal olarak ilk
iki romanın karakterlerinde ciddi bir değişim yaşanıyor. Kitabın ilk iki bölümü
de bu değişimleri yansıtıyor ve geçmişle bağlar kurmaya çalışıyor.
“Tatlı Perşembe” geniş anlamda
bir ilçe, ama dar anlamda bir mahallenin hikâyesi. Bir kenar mahallesi
sayılabilecek Sardalye Sokağı, hikâyenin ana mekânı olmaya devam ediyor.
Sokağın hikâyeye konu olan esas noktaları ise, Flophouse isimli döküntü ve ucuz
bir otel, Bear Flag isimli bir genelev, “Batı Biyoloji” isimli ve aynı zamanda
başkaraktere ev sahipliği de yapan bir laboratuar, La İda Kafe isimli bir cafe,
restoran ile diğer başkaraktere ev sahipliği yapan bir eski buhar kazanı.
Genellikle işsiz güçsüz ya da düşük vasıflı işlerde çalışan karakterlerden oluşan
hikâye ekibi, bir yanı ile eski Yeşilçam filmlerindeki fakir kızın evlenmesi
için ortak bir çabanın içine giren, mutlu mesut kenar mahalle filmlerinin
karakterlerini andırıyor. İnsancıllığın, samimiyetin, dayanışmanın,
yardımlaşmanın ama diğer yanı çaresizliğin, imkânsızlığın sarıp sarmaladığı
sıcak bir atmosfere sahip roman.
Bir bilim adamı olmak isteyen
romanın başkarakteri Doc’un sorunlarını çözebilmek için onu evlendirmeye, ona
bir mikroskop almaya odaklı gelişen olaylar, tahmin edilenden öteye bir aşk
hikayesine dönüşüyor. Hikaye taze bir genelev fahişesinin onurlu duruşu, eşit
şartlarda bir ilişki kurma çabası ile şekilleniyor. Doc’a mikroskop alma hikâyesi
ise, kenar mahalle insanlarının mikroskop ile teleskopu ayırt edemediği bir
netice ile sonuçlanıyor.
Steinbeck hikâyelerin arasında
birkaç kez, Monterey kasabasının komşusu olan Pacifik Grove kasabasına da
gözünü çeviriyor ve kasabanın geleneksel kraket turnuvası ile kelebek
festivalini anlattığı bölümleri romanlara ekliyor. Bu bölümde Amerikan idare ve
toplum sistemine dair ciddi eleştiriler de bulmak mümkün. Kitapta, hikâyelerin
arasında rastlanan diğer bir husus ise Amerikan üretim ve tüketim sistemine
yönelik eleştiriler. Ancak bunlar hikâyenin içinde ince detaylar halinde
eklenmiş. Örneğin ilçedeki konserve fabrikalarının, II. Dünya Savaşı boyunca
kendi vatanseverliklerini sergileyerek, körfezdeki sardalyeleri yakalamak için
balık avı sınırlamasını kaldırmalarını ve bunun balık türünün sonuna
getirdiğini incelikle tiye alınıyor. 1950’lerde yazılmış bir romanda dünyanın
nüfus sorunun ele alan bir pasajın olması da dikkat çekici. Steinbeck, temel
meselesi olan edebiyat güzergâhından ayrılmayan ama zihninde dünyaya dair
takılan sorunları da işlemekten çekinmeyen, bunları ustaca hikayelerine işleyen
bir yazar.
Bu roman, John Steinbeck’in
ikinci okuduğum romanı sayılır. Yıllar önce, ortaokul ya da lise yıllarında
“Fareler ve İnsanlar” hikâyesini okumuştum ama o hikayenin de orijinal eser mi
yoksa okul seviyeleri için hazırlanmış kısaltılmış metinlerden mi olduğunu
hatırlayamıyorum. Ama “Tatlı Perşembe”yi okuduktan sonra, Steinbeck’e
gereğinden fazla uzun bir ara verdiğimi düşündüm. Klasik edebiyat eserleri hala
okuma serüvenimin en önemli eksiklerinden birisi.
Kitabın sonunda, Tekin Aral’ın bu
kitabı beğenmesinin hiç de garip olmadığını ve bu eserden fazlası ile
etkilenerek kendi yazarlık macerasını belirlemiş olduğunu anladım. Çocukluk
zamanlarımda ilk okuduğum öykülerin, Oğuz Aral’ın kardeşi olan Tekin Aral’ın,
kendi çıkardığı Fırt dergisinde yayınladığı “Salacak Hikâyeleri” olduğunu
hatırlıyorum. Tekin Aral, Steinbeck’ten, bir mahalle ve o mahallede işleyen
temel sistemin dışında kalan karakterlerle bir öykü silsilesi yaratabileceğini
fark etti büyük ihtimalle. Ama Tekin Aral’ın Salacak Hikâyelerini edebiyatın
derinliklerine kazandırma konusunda yeterli bir çabaya girişmediğini düşünüyorum.
O güzelim hikâyeler, mizah dergileri sayfasını aşıp, bir edebiyat ürününe
dönüşemediler. Oysa bence daha kalıcı eserlere dönüşmeyi hak ediyorlardı.
Kitabın kapağı konusunda fark
ettiğim bir nokta ile değerlendirmemi tamamlamak istiyorum. Benim okuduğum
kitap, Sel Yayınları’nın 2017 Nisan tarihli 3. baskısıydı. Ancak internette
görsel ararken Sel Yayınları’nın 4. baskı için kapağı değiştirdiğini fark
ettim. Açıkçası, hikâyeyi temsil etme adına 4. Baskı görselinin daha doğru bir
tercih olduğunu düşünsem de, 3. baskı görselinin sade ve yalın hali bana daha
cazip geldi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder