Dünyanın temel çelişkisi nedir? Hak ile batılın savaşı mı, emekle sermayenin
mi, yoksa milliyetlerin savaşı mı? Dan Brown “Başlangıç” romanı ile bu soruya “din
ile bilimin savaşı” diye cevap vermiş. Ama diğer yanıyla, romanın finalinde bir
uzlaşma yolu çizmiş, en azından dine var olabileceği, temiz, sakin ve işlevsel
bir alan bırakmış.
Dan Brown eserleri okumakta acele
ettiğim kitaplardan değil. Çıkar çıkmaz okuma heyecanı duymuyorum. Aksine biraz
demlenmesi gereken kitaplardan olduğunu düşünürüm. Ancak bu kez, Hürriyet
Gazetesinde, Ertuğrul Özkök ile Dan Brown’un bir röportajını okuyunca, kitabı edinme
ve okuma listeme alma sürecini biraz daha hızlandırdım.
Dan Brown’ın, son kitabı “Başlangıç”
3 Ekim tarihinde, Türkiye’de, tüm dünya ile aynı günde satışa sunuldu. Aynı
anda satışı gerçekleştirebilmek, elbette çeviri işinin de aynı zamanda
yapılmasını gerektiriyordu. Medyaya yansıdığı kadarı ile, çeviri ile yayınlanacak
tüm ülkelerin yayıncı editörleri ve çevirmenleri Barselona’da toplanıp, aynı
binada, iki ay içinde çeviri işini gerçekleştirmişler ve bu süreçte dışarı ile
bağlantıları kesilmiş. Bu bana, çevirinin gerektiği bir zorunluluktan öte,
kitabı bir efsane eşliğinde piyasaya sürme çabasının ürünü gibi geldi.
Dan Brown’un ekibi ve
yayıncısının kitaplarını, bir kitaptan öte bir meta olarak gördüğüne şüphe yok.
Bu durum kitaplarının edebi yönünü fazlası ile gölgelese de, kitaplarını
tümüyle karalamaya yetmiyor. Dan Brown’un romanları genellikle bir mesele
barındırıyor, bu meseleyi kabul edilebilir sağlamlıkta bir kurguya oturtuyor,
zengin karakterler ve sahnelerle süsleyip önümüze sunuyor. Araştırmacı yönü ile
güçlü bir altyapıya sahip romanlardan bahsediyoruz. Sanat tarihi, mimarlık,
şehircilik ve bilim tarihi genel kültür ötesi derinliklerle, eserlerde konunun
içine serpiştiriliyor.
Ancak, Dan Brown’un okuduğum bu
üçüncü romanından sonra şunu söyleyebilirim ki, Dan Brown romanları için bir
iskelet belirlemiş ve bu iskeletten kolay kolay vazgeçmiyor. Bu iskeleti
ezberleyen okur için, bir süre sonra romanın akışında nerede bir sürprizle
karşılaşacağını, işlerin nerede aksayıp, nerede önünün açılacağını kestirmesi
zor olmuyor. Bu anlamıyla “Başlangıç” romanı da, bu iskelete, farklı kas
yapısı, ten rengi, saç ve göz rengi işlenmesiyle önümüze çıkan bir eser. Ama
kendi içinde, meselesinin orijinal olduğunu yadsıyamayız.
“Başlangıç” kısaca, Amerikalı
ancak İspanya’da yaşayan bir fütüristin, evrim-yaratılış özelinde bilim ile din
arasındaki çatışmayı bilim lehine sonuçlandırmak isteyen girişimin hikâyesi. Hikâye
aslen, bu fütüristin ölümü ile başlıyor. Ama bu ölümü, İspanya kraliyet sarayındaki
kırılma ve çatlak, fütüristin hayalini tamamlamaya çalışan arkadaşlarının
koşturmacası takip ediyor. Fütürist olan karakter Edmond Kirsch,
romanın, Elon Musk misali yeni keşiflerin ve geleceğin yönünü doğru okuma
becerisine sahip kahramanı. Radikal bir ateist olarak karşımıza çıkıyor. O
kadar ki, dinleri ortadan kaldıracağına inandığı bir keşfi, tüm dünyaya
duyurmadan önce üç büyük dinin temsilcilerine anlatmayı uygun buluyor. Dan
Brown kitaplarının süreğen karakteri ise simge bilimci Robert
Langdon ve bir kez daha romandaki tüm sıkışık süreçlerde kilitleri
çözen çilingir rolünde. Ama bana kalırsa kitabın baş karakteri sanal zeka
olarak karşımıza çıkan ve elektronik cihazlarla iletişim kurulan Winston. Dan
Brown’un bu eserinde büyük farklılık yaratan kısım da bu. Ancak Winston’un
sevecen bir sanal zeka karakteri mi yoksa bir cani mi olduğuna karar vermek
romanın sonunda zorlaşıyor.
Bir spoiler olmadığını düşünerek, Robert
Langdon’un romanın sonunda bir kez daha hedefine ulaşarak, fütürist
dostunun açıklanmasının engellendiğini düşündüğü keşfini tüm dünyaya duyurmayı
başardığını söyleyebilirim. Ama kitabın ortaya döktüğü sorular, keşfin açıklanması
ile cevaplanmıyor. Hatta daha da karmaşıklaştığını söylemek mümkün. Çünkü
keşfin sunumunun tüm dünyaya yayılmasının ardından, tüm dünya
televizyonlarında, internet mecralarında yoğun tartışmalar yaşanıyor. Ve
beklendiği gibi, kimse yerini değiştirmeden, tartışmaya durduğu noktadan devam
ediyor. Yaratılışçılar için yaratılış, evrimciler için evrim kendi gerçekleri
olmaya devam ediyor. Sadece zeminde hafif kaymalar yaşanıyor.
Dan Brown, fütürist karakterinin arı
kovanına soktuğu çomakla başlayan kargaşayı, bir nebze esas kahramanı Robert
Langdon’la çözmeye çalışıyor. Ama garip bir şekilde kitapta sorunun çözümünü,
ünlü Katalan mimar Gaudi’nin 100 yıldır yapımı devam eden eseri La Sagrada
Familia Kilisesinin rahibi Bena’ya söyletiyor. Bu çözümün günümüz muhafazakârlarını
ne kadar ikna edeceğini bilememekle birlikte, dinin bilimle, özellikle evrimle sorununu
çözmesinin zorunluluğu kaçınılmaz görünüyor.
Fütürist Edmond Kirsch’ün
temel mesele edindiği iki soru, yani insanoğlunun nereden gelip nereye gittiği
sorusunun, benim açımdan en dikkat çekici kısmı, insanoğlunun nereye gittiği sorusu
oldu. Ortaya çıkarılan sunumunda, bu geleceğin önce karamsarlık, sonrasında ise
bir aydınlık olarak paylaşılması açıkçası beni yeterince ikna etmedi. Sanal
zeka insanoğlu için bir karanlık kutu ve romanda bunu, kitabın esas karakteri
Winston ispatlıyor. İsmini ünlü İngiliz siyasetçi Winston Churchill’den alan bu
sanal zekanın, isim babasından ne kadar etkilendiğini kitabı okudukça fark
edeceksiniz.
Kitabın en
çetrefilli, belki esas konu kadar heyecan uyandıran kısmı, İspanya Kraliyet
Sarayında yaşanan olaylar. Ancak gariptir, romanın bu kısmı, sonuca doğru
yaklaştıkça tam bir fiyaskoya dönüşüyor. Hiçbir neticeye varmayan bir yanlış
anlamalar yumağına dönüşen bu kısım, sonunda da oldukça garip ve ilginç bir “eğilim”
meselesinin de işin içine karıştığı bir sonuca evriliyor. Kitabın başında derin
muhafazakar ve katı değerlere sahip kraliyet sarayı ve onun dini uzantısının,
kitabın sonunda ne kadar esnek ve hoşgörülü olduğunu görmek, Dan Brown’un
sınırları zorlamama isteğinin bir sonucu gibi. Bu arada, roman sürecinde
öldürülen Müslüman din alimi ile Yahudi din aliminin ölüm süreçlerinin
karanlıkta kalması senaryonun en büyük açığı.
Bu kitapla birlikte,
özellikle İspanya’da Katolik Hristiyanlığın muhafazakar yüzünün ne kadar katı
ve derin olduğunu bir kez daha keşfettiğimi söyleyebilirim. Devlet, bizim
anladığımız anlamda laiklikten uzak ve kraliyet sarayı ile dini kurumlar
fazlası ile iç içe. Ancak İspanya ile Müslüman muhafazakâr toplumları
arasındaki fark dinin katılığından çok, bu katılığa karşı sivil toplumda oluşan
direnç. Roman boyunca, İspanya’da dinsel muhafazakârlığa direnen, gençleri ve
akademisyenleri ile sivil toplumu görebiliyoruz. Oysa Müslüman coğrafyalarda muhafazakârlığa
direnen liberal, özgürlükçü akımlar son derece zayıf. Ve işin rengini de bu
belirliyor. Sırf bu süreci görebilmek adına okunabilecek bir kitap.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder