Bitki olmayı arzulamak, çıplak bir şekilde güneşlenmek,
ellerinle toprağa kök salıp, ayaklarınla gökyüzüne açılmak nasıl bir duygudur?
Bitkisel yaşam dediğimiz şey, bu duygunun yansıması mıdır? Bu dünyada insan
olmaktan vazgeçen ama dünyadan vazgeçmeyenlerin çıkış kapısı mıdır?
“sabitfikir” Dergisi’nin, “2017 yılının öne çıkan 50 romanı”
listesinin 5. sırasında yer alan “Vejetaryen” isimli roman, Güney Kore
edebiyatının sınırlarını aşarak dünya edebiyat gündemine yerleşti. Onu dünya
edebiyat gündemine taşıyan ise elbette Man Booker Uluslararası Ödülü oldu. Amiral
gemisi dillerin dışında kalan dil edebiyatlarının kadersizliğine bir örnek
olarak gösterebiliriz bu durumu. Kendi dillerinin sularında yeterince geniş
alanlara açılamayan bu tip eserler, ancak çeviri ile batı toplumlarına
açılabildiği ölçüde görünürlük ve değer kazanabiliyorlar. Bizim ülkemiz için de
buna benzer birçok örnek verebiliriz.
“Vegetaryen” Han Kang tarafından Güney Kore’de 2007 yılında
yayınlanmış. Kitabın İngilizce çevirmeni olan Deborah Smith, İngilizce-Korece
dilleri arasındaki çevirmen yetersizliğini fark edip 2010 yılından itibaren
kendi çabaları ile Korece öğrenmeye başlamış. Kitabı ise 2015 yılında İngilizce’ye
kazandırabilmiş. Beş yılda çeviri yapabilecek düzeye gelmek, hele ki alfabesi
farklı olan bir dil için büyük başarı. Kitabın Türkçe çevirisinin, İngilizce’den
mi yoksa Korece’den mi yapıldığını merak eden okurlara iyi haberi vereyim;
Kitap Türkçe’ye doğrudan anadilinden çevrilmiş. Çevirinin kalitesini ölçme
şansımız yok ama başka bir dildeki çevirisinden çevrilmesinden daha iyi bir
seçenek olduğu kesin.
Bu arada meraklı okur için bir bilgi daha vermek isterim,
kitabın yazarı Han Kang, kadın bir yazar. Bizim gibi, Doğu Asya ülkelerinin
isim kültürüne aşina olmayan bir toplum için, o dillerdeki dişil ve eril
isimleri ayırt etmek mümkün olmuyor. Eğer benim gibi “Han” isminde kolaya kaçıp
eril bir anlam üretir iseniz, kitabın sonuna kadar erkek bir yazarın kitabını
okuduğunuzu düşünebilirsiniz. Ben ancak, yazarla yapılan röportajları okumak
istediğimde kadın bir yazarın eserini okuduğumu fark ettim. Oysa romanda,
kadının ruhunda bir erkeğin temas edemeyeceği noktaları açığa çıkaran detaylara
temas ettiğimde bunu anlamam gerekirdi.
Roman aslen üç öyküden oluyor. Yazar Han Kang, bu üç öyküyü
farklı tarihlerde (2004-2004-2005) Kore’de üç farklı edebiyat dergisinde
birbirinden bağımsız olarak yayınlamış. 2007 yılında ise üç öyküyü tek bir
roman çatısı altında birleştirmiş. Öyküler kendi içinde bir bütüne sahip. Ancak
birleşince anlam bütünlüğü yükseliyor. Her bir öyküyü farklı karakterler anlatıyor.
Kitabın başkarakteri Yonghe, kitabın tüm tanıtımlarında bir gün vejetaryen
olmaya karar verdiği belirtilen kişi. Ancak roman boyunca bu karakterin
anlatımına temas etmiyoruz. İlk öyküde kocası, ikincide ablasının kocası,
üçüncüde ise ablası öyküleri aktaran karakterler.
Evet, hikâye Yonghe’nin vegetaryen olmaya karar vermesi ile
başlıyor. Bu değişimi gördüğü rüyalara dayandırıyor. Ama roman boyunca
anlıyoruz ki, bu değişim sadece bir beslenme türü değişiminden ibaret değil.
Başlı başına bir kişilik, karakter ve dünya ile kurulan bağa dair bir değişim.
Dünyaya, onun değerlerine karşı bir duyarsızlık, umarsızlık kadın karakterin ve
çevresinin tüm yaşamını altüst ediyor. Vejetaryen olma isteği bir süre sonra,
tüm besinlerden kaçınmaya kadar uzanıyor ve Yonghe ağaç olmayı istediğini dile
getirmeye başlıyor. İlk öykü vejetaryenliğe geçiş, ikinci öykü bitkileşmeye
özenme, üçüncü öykü ise ağaçlaşma isteği ile özetlenebilir.
Romanda Yonghe’nin dar bir çevresi ile temas ediyoruz. Geniş
bir Kore toplumu profilini görme şansımız yok. Ama bu dar çevre bile bize kısa
bir Kore toplumu özeti verebiliyor. Vietnam Savaşı gazisi baba ve onun ataerkil
pozisyonu çok dikkat çeken bir özellik. Yonghe’nin gençliğine kadar babasından
şiddet görmesi ve et yemekten vazgeçtiğinde de bu şiddetle tekrar yüzleşmek
zorunda kalması bu ataerkil yapıyı özetliyor. Yazarın bu konuya dikkat çekip
çekmediğinden emin olmamakla beraber, şiddete maruz kalan çocuğun ev kadını
olan, ekonomik bağımsızlığını kazanamamış küçük kız kardeş olması dikkat
çekici. Bir parfümeri işleten ve evini geçindiren büyük ablanın bu şiddetten
muaf olduğunu görüyoruz. Hatta romanın üçüncü bölümünde, ablanın da, kendi
içindeki karanlığa kapılıp gitme riskine karşın, işine ve çocuğuna duyduğu
bağlılıktan dolayı o karanlıktan kurtulduğunu gözlemlemek mümkün. Ama yazar
röportajlarında bu durumdan öte, hikâyede ana karakterin hayatta yaşadığı
farklılaşmadan dolayı gördüğü dışlanmayı işlediğini dile getirmiş. Romandan bu
çıkarımı yapmak elbette mümkün ve doğru ama küçük kız kardeşin neden
farklılaşma eğilimine girdiği, büyük ablanın ise neden bu farklılaşmadan kaçındığını
anlatan ince damarların da olduğunu düşünüyorum.
Roman boyunca anlatım bana oldukça düz ve sade geldi. Bunun
yazarın yazım karakterinden mi, yoksa çeviri tercihinden mi kaynaklandığını
bilmek mümkün değil. Ancak hikâye o kadar ilginç ve derin ki, bu düzlüğü
zihinlerde sert virajlara dönüştürebiliyor.
Kitabın Man Booker Uluslararası Ödülü alması ile ilgili
ilginç bir bilgi ise, Orhan Pamuk’un da “Kafamda Bir Tuhaflık” romanı ile aynı
yıl ödüle aday iken, içinde Elif Şafak’ın da bulunduğu jürinin ödülü Han Kang’a
vermesi. Elbette Elif Şafak’ın kime oy verdiği kamuoyunda bilinmiyor. Ancak
kadının karanlığının derinliğine inen “Vejetaryen”e oy vermesi hiç de olasılık
dışı değil.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder